Atatürk'ün Samsun'a Çıkışı 25 - Tarih Dergilerinin İddialarına Cevap

Atatürk'ün Samsun'a Çıkışı

Bölüm 25

Tarih Dergilerinin İddialarına Cevap


  Vahdettin tartışmalarından ulaştığımız sonuç Cumhuriyeti yıkmaya çalışanların savunucularından çok daha fazla gayretli ve gerçekleri ters yüz etmede mahir olmalarıdır. 

  Dönme, devşirme, gayri Türk, işbirlikçi yazarlar ve sözde fikir adamı geçinen zevat Vahdetini neden haklı çıkarmakla vazifelerini icra ediyorlar. Çünkü gaye Vahdettin’i haklı çıkarmak değil, Türk devrimini küçük düşürmek, anlamsızlaştırmak, Türk milletini işbirlikçilerin safında düşünür hale getirmektir! Türkiye de artık tartışma dönemi bitmiş oluşturulan gündemlerle gerçekleri ve gerçek gündemi değiştirme milleti günlük gerçeklerin dışına çekerek aslında önemsiz hadiselerle uğraştırma dönemi başlamıştır. Vahdettin meselesinin gündeme taşınmasının sebebi de budur. Bu yönüyle bakıldığında Vahdettin’i savunanların aslında neye hizmet ettiklerini hemen fark edersiniz.

VAHDETTİN NEYİ YAPMADI?

600 yıllık bir hanedanın sonuncu sultanı, İngitere’ye şu iki satırlık mektupla iltica etmiştir: [1] (T.Bıyıkoğlu – Atatürk Anadolu’da s. 48.)

Dersaadet İşgal orduları BaşkumandanıGeneral Harrington cenablarınaİstanbul’da hayatımı tehlikede gördüğümden İngiltere devleti fahimesine iltica ve bir an evvel İstanbul’dan mahalli ahara naklimi talebederim efendim.

Kendisine de fazla güveni yoktu. Padişah olduğu günlerde, tebrik için huzura çıkan Şeyhülislam Musa Kâzım efendiye şöyle  demiştir:

 “Ben bu makam için hazırlanmadım. Çocukluğumdan beri vücutça rahatsız olduğumdan layıkıyla tahsil edemedim. Sinim kemale erdi (57 yaşında idi). Dünyada bir emelim kalmadı. Biraderlerle (Veliaht Yusuf İzzettin) hangimizin evvel gideceğimiz malum olmadığından bu makama intizarda değildim. Fakat takdiri ilahi ile teveccüh etti, bu ağır vazifeyi deruhte ettim. Şaşırmış bir haldeyim, bana dua ediniz.”[2] (Mahmut Kemal İnal, Son Sadrazamlar s. 2095.)

Sabık Adliye Nazırı İbrahim Beye de şunları söylemiştir:

“Aczim var, korkuyorum. Maddeten hiçbir şeyden korkmam. Fakat ağır bir vazife deruhte ettim. Allahtan korkarım. Bu saray bizim baba ocağıdır, biz böyle şeyleri anlarsınız. Odalardan birinde doğmuşum, birinde büyümüşüm, birinde pederim vefat etmiş, birinde amcam yahut birader bir şey oluş. Elhasıl biri feci, biri ruhperver. Bunları gördükçe müteheyyiç oluyorum. [3] (Mahmut Kemal İnal, Son Sadrazamalr s. 2096.)

Sultan Vahidettin, yetersizliğini bildiği halde müşavirlerini iyi seçememiştir. Harpten sonra İttihat ve Terakki iktidarı yıkılınca, etrafında yalnız ittihatçı düşmanları kaldı. Gerek galip devletleri, gerekse bu dar çevresini memnun etmek için ,zaten hoşlanmadığı ittihatçılara karşı amansız bir mücadele açılmasını tasvip ve teşvik etti. Mebusan Mecilsini de feshettikten sonra artık çeşitli fikirlerin tartışılmasına da imkân kalmıyor, sadece tek düşünce biçiminin temsilcisi olan dar çevresinin etkisine kapılmış bulunuyordu.

Önünde iki yol vardı: döğüşmek veya uyuşmak. O ikinci yolu seçti. Yaradılışındaki ve yetişmesindeki yatkınlık ile çevresinin uygunluğu Vahidettin’i bu yöne itiyordu. Norbert Von Bischoff “Ankara” adlı eserinde, Vahidettin’in bu yola sürüklenişini çok güzel inceler ve şöyle der: 


“Şu var ki, İngiltere ile yapılan gizli müzakereler, padişahın bütün yağlı tekliflerine rağmen, bir adım ileri gitmiyordu. İngiltere, asla aceleye lüzum görmüyor ve nasıl olsa elinin ve hükmünün altında bulunan bir İmparatorluk ve hükümet ile herhangi bir mukaveleye girişmekle Arabistan, Önasya ve İslam politikası hakkında ileride tatbik edebileceği kararları, önceden güçleştirmek istemiyordu.Hem neden İngiltere; padişah ile mukaveleye girişecekti ki, gerek padişah, gerek imparatorluk üzerinde hiçbir mukavele yapmaksızın da, dilediği gibi ve istediği müddetçe tasarruf etme imkânına fiilen malik bulunuyordu. Bu basit sual, padişahın aklına bir türlü gelmemişti. Bunun içindir ki, seçtiği politik platform üzerinde yürütmeğe çalıştığı aksiyonun faydasızlığını bir türlü anlamamıştı. Vahidettin’i bu yanlış yoldan çevirecek adam yok değildi. Fakat ne yazık ki, koca Osmanlı İmparatorluğu içinde ancak ihtiyar Tevfik Paşa ile, budala Ferit Paşaya inanıyordu.

Başından sonuna kadar Kuvayi Milliyeye karşı durması çokça bu politik inanışından geliyorsa, biraz da Mustafa Kemal Paşadan korkmasındandır. Mustafa Kemal Paşadan beklediği tehlike, onu, hiçbir meziyeti olmadığını bile bile Ferit Paşaya daha fazla sarılmak zorunda bırakıyordu. Tevfik Paşanın dirayetine  ise gerçekten inanıyordu. Oturduğu tahtın sallantısını iyiden iyiye duyduğu bir zamanda, kullanacağı adamlarda aradığı en büyük nitelik elbette “sadakat” olacaktı."[4] (Sabahattin Selek, Anadolu İhtilali, Burçak Yayınevi, 4. Baskı,  İstanbul Matbaası, 1968, s. 47.)
Bütün memleket bir ölüm kalım mücadelesi içinde yaşarken, Padişahın Yıldız sarayında oturması, payitaht halkının acılarının azalmasına bile yaramamıştır. Sultan Vahidettin 1920 yılında akıl etmediği şeyi, iki sene sonra yapmak zorunda kraldı. Hem bu defa İstanbul’u, sarayını, saltanatını ebediyen terk ediyor ve milletinin kucağına değil, düşmanının himayesine sığınıyordu.

Milli Mücadelenin devamı müddetince, hiçbir ân söz konusu edilmemekle beraber, en şiddetli mücadele Vahidettin ile Mustafa Kemal arasında cereyan etmiştir. Çünkü, mutlaka biri diğerini tasfiye edecekti ve her ikisi de bunu gayet iyi biliyordu. Vahidettin, İstanbul’da kalmak ve Kuvayi Milliyeye karşı davranmakla, partiyi daha başlangıçta kaybetmiştir. Halbuki İstanbul’un işgaline (16 Mart 1920) ve hatta bir süre sonraya kadar, Vahidettin’in elinde tahtını kurtaracak büyük bir fırsat vardı: Anadoluya geçmek. Yiğitçe vatan savunmasına katılmak. Yıldız sarayı yerine Ankara’da bir konakta oturmak.. Vahdettin bunu yapabilirdi ancak yapmamıştır. Eğer bu dirayeti gösterseydi Mustafa Kemal Paşa, Zat-ı Şahanenin nihayet bir sadrazamı olurdu.[5] (Sabahattin Selek, Anadolu İhtilali, Burçak Yayınevi, 4. Baskı,  İstanbul Matbaası, 1968, s. 47-48.)

TARİH VE DÜŞÜNCE DERGİSİNİN İDDİALARI

Şöyle arada bir çıkan dergileri araştırdık elimeze Tarih ve Düşünce Dergisi, Temmuz- Ağustos 2005 sayısı geçti. MANŞET “BEN HAİN DEĞİLİM” [6] (Yorulmadık Hala Tartışıyoruz, sayı : 60, s. 27.) Altında Vahidettin'in hain olmadığını belgeleriyle açıklayacaklarından bahsediyorlar..
"Hangi belgeye göre Vahidettin Hain değilmiş bir öğrenelim bakalım" diye dergiyi baştan sona inceliyorsunuz hiçbir belge yok. Hatta İngiliz belgelerinden söz ediliyor ancak böyle bir belgede görülmüyor.
Hamasi laflardan sonra şu iddiaları okuyoruz.

1- Eski Başbakan Bülent Ecevit: 
"Ben Vahdeddin için hiçbir zaman vatan haini demedim. Çünkü ne zor koşullar altında padişahlık yaptığını biliyorum. Ülke işgal altındaydı, ordusu kalmamıştı. Yine de önemli iş yaptı… Kurtuluş Savaşı'na açıktan olmasa bile belirgin şekilde destek oldu. İstanbul'dan ayrılacağı zaman devletin elinde külliyetli altın ve para vardı. O, çok az bir miktar aldı. İstese tümünü alabilirdi. Saygıdeğer bir davranışta bulundu." [7] (Aynı zamanda Bakınız 21 Temmuz 2005 Milliyet)

Gazeteci Yılmaz Çetiner: 
"O günlerin ağır şartları içinde Atatürk de "Hain, sefil" demiş olabilir. Ama aynı kelimeleri bir düşünün, kimler kimler için söylemedi… Sultan Vahdeddin bence vatan haini değil, aciz, hasta bir padişahtı." [8] (Aynı zamanda Bakınız 21 Temmuz 2005 Milliyet)

2-Sadrazam Tevfik Paşa'nın oğlu ve kendisinin de yaveri olan Ali Nuri Paşa: 
"O'nun çektiği acıyı tarihte hiçbir hükümdar çekmemiştir! Vahdettin, padişah sıfatıyla kaçmadı! Üzerinden sıyırdıkları bütün sıfatların içinden kendisine kalan fert hakkıyla akıp gitti."
3-Mediha Sultanzade Sami  Bey'in Londra'da ikâmet eden oğlu Rükneddin Sami Bey:
  "Biz devlet ve milleti koruyan bir paratonerdik. Bir gün geldi, devlet ve milletin varlığına yıldırım düşecek oldu. Onu biz üzerimize çektik. Biz yandık, fakat devlet ve millet kurtuldu. Mühim olan da buydu. Ben neticeden yine de memnunum…"

4-Vahdeddin'in torunu Hümeyra Özbaş : 
"Büyükbabam ve bizler, için söylenenleri bir yerde affediyoruz. Çünkü böyle konuşmaya mecburlar. Türkiye'ye bir sembol gerekiyordu. Atatürk sembol yapıldı. Başka bir sembol yok. Ailemiz, komünizm dışında, memlekete faydalı olacak bir rejime saygı duyar. Büyükbabam için söylenen vatan hainliği suçlamasını asla kabul edemeyiz. Bir başka konuda hain olanlar çıkabilir ama, vatan haini asla çıkmaz!"
5-Prof. Dr. Ahmet Akgündüz : 
"1922'den sonra Vahdeddin hakkında söylenen hiçbir ithamı tarihsel kaynak olarak kabul etmiyorum. Siyasi demeçler belge olmaz. Vahdeddin çok iyi yetişmiş bir diplomattır. Vatanı için hayatını, sülalesini feda etmiştir." [9] (Aynı zamanda Bakınız 23 Temmuz 2005, Zaman)
6-Prof. Dr. Murat Belge :
 "Bazı tarih kitaplarında Vahdettin ve diğerleri hakkında yanlış bilgiler var. İdeolojimize göre akları karaları tespit ediyoruz. Çocuk o kitabı okuyunca bizim istediğimiz şekilde şunlar iyi şunlar kötü diyecek. II. Abdülhamid de benzer suçlamalara maruz kaldı. Abdülhamid, belki dağılan imparatorluğu kurtarmanın yolunu İslam Birliği olarak düşündü. Abdülhamid gerçekçi ve kafası çalışan bir adamdı." [10] (Aynı zamanda Bakınız 23 Temmuz 2005, Zaman)
7-Tarihçi Cemal Kutay
"Elbette hain değildi. Dünyanın en namuslu adamlarından biriydi. Ölürken yastığının altından parasızlıktan alamadığı ilaçlarının reçeteleri çıktı. Bunu Tarık Mümtaz Göztepe anlatıyor. Ve cenazesini rehin ettiler San Remo'da. Akrabaları, arkadaşları cenazeyi kaçırdılar da gömüldü. Bunlar hakkında hüküm verebilmek için önce bilgili olmak lazım. … Mustafa Kemal ne yazık ki kendi Nutkunda Milli Mücadele'nin kuruluşunu hakiki olarak anlatmamıştır." [11] (Aynı zamanda Bakınız 23 temmuz 2005 Sabah, Mehmet Atlan, "Vahdettin Atatürk'e kaç para verdi?")
8-Murat Bardakçı : 
“Vahdettin her şeyin bittiği bir anda, 4 Temmuz 1918'de tahta geçti, üç ay sonra, 30 Ekim'de Mondros Mütarekesi'ni imzalayıp teslim olduk. Yani, dünya savaşının ve yenilginin Vahdettin ile hiçbir alâkası yoktur. Hakkındaki tek belgesel biyografiyi yazmış bir kişi olarak şunu söyleye bilirim: Osmanlı tarihinin en şanssız hükümdarıdır, her insan gibi o da bazı hatalar yapmıştır; ama memleketini seven bir kişidir ve ihanetle hiçbir alâkası yoktur.”
9-Prof. Dr. Mim Kemal Öke : 
“Vahdettin, Mustafa Kemal'i Samsun'a gönderirken, Mustafa Kemal'in ne yapacağını gayet iyi biliyordu. Ve bu projeye de sadece onay vermekle kalmadı, para da verdi. Ancak, bunu saraya yakın çevrelerin telkin ve hatta tazyikiyle yaptı. Bir yerde bu işe zorlandı. Mustafa Kemal'in idam fermanını onaylaması ise tamamen İngiliz baskısının bir sonucudur.” [12] (Aynı zamanda Bakınız 25 Temmuz 2005 Zaman, Ekrem Dumanlı "Medyanın Tarih ile İmtihanı"..)

İDDİALARIN BİR KISMINA CEVAP
VAHDETTİN’İN TESLİMİYETÇİLİĞİ

İngilizler, Anadolu'ya karşı yürütülecek askeri bir harekâtın bütün sorumluluğunu üzerlerine almak, Türkler'i Anadolu'dan tecrit etmek istemektedirler. Diğer müttefiklerine karşıda bu hususta katı davranırlar. 16 Ocak 1919 tarihli Harp Bakanlığı'nın görüşü incelemeğe değerdir.

"Mütarekenin uygulanmasını sağlama sorumluluğu, tek başına İngiltere Krallık Hükümetine ait olacaktır. Bu maksatla gerekli görülecek böyle bir askeri hareketin yürütülmesine İngiltere, müttefiklerine sormaksızın her zaman yetkilidir."

16 Aralık 1918 günü General Milne raporunda özetle şunlar yazıyor

  "Padişah Osmanlı Devletinin idaresinin mümkün olduğu kadar çabuk ele alınması için Britanya Hükümetinden istirhamda bulundu. Britanya memurlarının kontrol için Anadolu'ya gönderilmesini ve Britanya subaylarının idareye yardımcı bulunmalarını rica etti."    [13] (İngiliz Belgeleri  Jasshke,  Gottard Türk Kurtuluş Savaşı ile ilgili İngiliz belgeleri -T.T.K. Ankara 1971)


Tabii ki Sultanın bu kadar dirayetsiz ve korkak olması düşmanın gücünü artırmış yakışıksız davranışlarda bulunmalarına yol açmıştır. Devletimizin askerlerine bakanlarına saygısız ve aşağılayıcı hareketlerde bulunmalarını temin etmiştir.

Nitekim Ocak 1919 tarihinde İngiliz Mareşali Allenby, Osmanlı Hariciye Nazırı Mustafa Reşit Bey'le, Harbiye Nazırı Abdullah Paşa'yı ayakta çok ağır hakaretlerle azarlamış; sonrada kapıyı göstermişti. Gerçi bu nazırlar hemen o saatte istifa ettiler; ancak İşgâl kuvvetlerinin davranışı değişmedi. İstedikleri anda Sadrazam ve büyük rütbeli nazırların odalarına dalıyorlar; onlara en ağır hakaretleri yapıyorlardı. Biraz direnen nazırlar, itile kalkıla sokaklarda sürüklenerek Malta'ya sürgüne gönderiliyordu. Ancak Vahidettin’den en ufak bir ses dahi çıkmıyordu.

Evet, İstanbul'a "Bir imparator gibi giren Fransız Generali D'Esperey" en üst komutan gibi görünebilir. Gerçekte duruma egemen olan General Milne'dir. Milne, daha başında bağımsız davranma emrini almıştır. Bunun yarattığı sürtüşmeler karşısında Lloyd George, 15 Eylül 1919'da Claemencu'ya 


"İstanbul'da bir Fransız komutanın bulunmasının, İngiltere'nin İslâm dünyasındaki nüfuz ve onuruna vurulan bir darbe olacağı"nı yazmış ve bunu Fransa'ya kabul ettirmiştir.
Amiral Caltrope, 6 Kasım 1918'de İngiltere Yüksek Komiserliği'ne atandığı gün Lord Balfaur'dan "Türklerin yakınlaşma ve dostluk kurma taleplerine soğuk davranılması" hususunda talimat alır. Kasım'da gönderdiği mektupta bu talebini pekiştirir.

13 Kasım 1918'de İngiliz askerleri İstanbul'u işgâl ettikleri zaman "Türklerin ağır bir şekilde cezalandırılacaklarını onlara duyurmak" talimatını almışlardır.

Amiral de Robeck, 15 Aralık 1919'da "Geçende Sultan benimle görüşmek istedi, reddettim." diye Dışişleri Bakanlığı'na yazar ve "İyi yaptınız" cevabını alır. Müttefik subayları bile saygı kabul edilir düşüncesiyle selâmlık törenlerinde bile hazır bulunmama kararı alırlar.

VI.'ıncı Mehmet Vahidettin ise, mütarekenin ilk gününden başlayarak İngiltere ile dostluk bağlarının kuvvetlendirileceğinden bahseder ve 21 Mart 1919'da, İngiltere Yüksek Komiserliği danışmanlarından Hohler'i huzuruna kabul etmek istediğini bildirir. Fakat İngiltere Dışişleri Bakanlığı, Padişah'ın bu isteğini reddeder.

Padişahın İngiliz Yüksek Komiseri İle Yaptığı Görüşmeyi Taner Baytok'un İngiliz belgelerine dayanılarak hazırlanan eserinden aynen aktarıyorum:
"21 Ağustos akşam üzeri Padişah sırasıyla Fransız, İtalyan ve İngiliz Yüksek Komiserleini Yıldız Sarayında kabul ederek, kendileri ile bir süre görüştü. Görüşmeler özel olmakla beraber, üniforma giyilmesi hariç resmi kabullerdeki seromoni aynen uygulandı. Dışişleri Bakanlığı görevini de üzerinde bulunduran Sadrazam da görüşmelere katıldı.

Bu, 21 Eylül 1914 den beri bir İngiliz temsilcisinin Saraya ilk girişi ve Amiral Sir de Robeck'le Sultan Vahdettin'in ilk görüşmesi idi. Padişahın saçları tamamen beyazlamıştı. Daha odaya girdiği andan itibaren heyecanlı hali dikkati çekiyordu. Görüşmenin başında, kendini tutmağa çalışması ve heyecanı sebebiyle, üzüntülü ve çekingen bir şekilde kelimeleri güçlükle kullanıyordu. Görüşme ilerledikçe kendine olan güveni arttı, fakat sonuna kadar alçak sesle konuşmağa devam etti ve gözlerini genellikle yerde gezdirdi. Sözleri tercüme edilirken ise pencereden dışarıya bakıyordu. Birkaç kere yaptığı ince espiri ile görüşmelerin havasını biraz olsun hafifletti. Bu anlarda gözlerini kaldırıyor ve yüzü bir gülümsemeyle aydınlanıyordu.

Görüşme 40 dakika kadar sürdü. Sultan Vahdetin ile de Robeck arasında Sadrazam tercümanlık yapıyordu.Sultan Vahdettin Türkiye'nin son on yıl zarfında çok acı günler geçirdiğini, ancak içinde bulundukları aynı mesut geleceklerin ışıklı bir başlangıcı olarak kabul ettiğini söyledi. Macera düşkünü bir avuç insan tarafından memleketin felakete sürüklendiğini acı bir dille tenkit etti. Türkiye'nin başına bütün bu felaketleri getiren grubun gerçek Türklerle ilgisi yoktu. Bu grup Türkiye'de kutsal sayılan ne varsa hepsini ayaklar altına almıştı. Çiğnenen şeylerden biri de geleneksel İngiltere dostluğu idi.  Aslında Türkiye'nin idam hükmü demek olan bir antlaşmaya imza koymak emrini gelecekte İngiltere'nin yardımına güvendiği için vermişti. Türkiye yaralanmıştı ve yaraları derindi. Yaşayabilmesi için bir dostun elinden tutmasına ihtiyaç vardı. Bu yardım Müttefiklerin kolektif yardımından çok, İngiltere'nin desteği şeklinde olmalıydı.

Sultan Vahdettin'i büyük bir nezaketle sonuna kadar dinleyen Amiral Sir de Robeck, bütün Avrupa'nın harpten yaralı çıktığını, Türkiye'nin iyi bir idare ile, diğer memleketler kadar kayıplarını telafiye muktedir olduğunu, kalkınma hamlelerinde bütün memleketlerden yardım göreceğini ifade ile görüşülenleri Hükümetine bildireceğini  söyleyerek Padişahın yanından ayrıldı. Sultan Vahdettin Yüksek Komiseri fazla tuttuğu için "dertlilerin çenesi düşük olur" diyerek özür diledi." 
[14] (Taner Baytok, İngiliz Kaynaklarından Türk Kurtuluş Savaşı, Başnur Matbaası, Ankara, 1970, s. 124-125)

30 Mart 1919 da Osmanlı Padişahı Vahidettin   Damat Ferit Paşa aracılığıyla ve kendi el yazısıyla İngiltere Yüksek Komiseri Amiral Calthorpe'a bir öneride bulunuyordu. Vatansever bir Türk evladının okurken tüylerinin diken diken olduğu öneri  şuydu:

"1- Ermenistan, (Doğu Anadolu'dan verilecek topraklarla) bağımsız veya özerk bir Ermeni Cumhuriyeti haline getirilecektir.

2- İngiltere, Türkiye'nin bağımsızlığını ve iç güvenliğini korumak, gerektiği yerleri 15 yıl süreyle işgal edecektir.

3- İngiltere, Osmanlı bakanlıklarında İngiliz müsteşarlar bulunduracaktır.

4-İngiltere, her ile bir başkonsolos atayacaktır. Bunlar 15 yıl süreyle vali danışmanı olarak görev yapacaklardır.

5-Belediye ve parlamento seçimleri, İngiliz konsoloslarının kontrolü altında yapılacaktır.

6-İngiltere'nin, devlet merkezinde ve illerde maliyeyi denetleme hakkı olacaktır."

Bu öneri savsaklanmış ve Türklerin kaderinin konferansta belli olacağı söylenmiştir.



TANER ÜNAL




[1] T.Bıyıkoğlu – Atatürk Anadolu’da s. 48.
[2] Mahmut Kemal İnal, Son Sadrazamlar s. 2095.
[3] Mahmut Kemal İnal, Son Sadrazamalr s. 2096.
[4] Sabahattin Selek, Anadolu İhtilali, Burçak Yayınevi, 4. Baskı,  İstanbul Matbaası, 1968, s. 47.
[5] Sabahattin Selek, Anadolu İhtilali, Burçak Yayınevi, 4. Baskı,  İstanbul Matbaası, 1968, s. 47-48.
[6] Yorulmadık Hala Tartışıyoruz, sayı : 60, s. 27.
[7]  Aynı zamanda Bakınız 21 Temmuz 2005 Milliyet.
[8]  Aynı zamanda Bakınız21 temmuz 2005 Milliyet
[9]  Aynı zamanda Bakınız 23 Temmuz 2005, Zaman.
[10]  Aynı zamanda Bakınız 23 temmuz 2005, Zaman.
[11]  Aynı zamanda Bakınız 23 temmuz 2005 Sabah, Mehmet Atlan, "Vahdettin Atatürk'e kaç para verdi?"
[12]  Aynı zamanda Bakınız 25 Temmuz 2005 Zaman, Ekrem Dumanlı "Medyanın Tarih ile İmtihanı"..
[13] İngiliz Belgeleri  Jasshke,  Gottard Türk Kurtuluş Savaşı ile ilgili İngiliz belgeleri -T.T.K. Ankara 1971
[14] Taner Baytok, İngiliz Kaynaklarından Türk Kurtuluş Savaşı, Başnur Matbaası, Ankara, 1970, s. 124-125



Atatürk'ün Samsun'a Çıkışı 25 - Tarih Dergilerinin İddialarına Cevap Reviewed by Türk Asya on Salı, Haziran 17, 2014 Rating: 5

Hiç yorum yok:

Türk Asya - Asian Turkish, Тюрки России © 2014|Bazı Hakları Saklıdır.
>5846 Numaralı Kanun Gereği Gizlilik ve Kullanım Şartlarını Okuyunuz.|Künye

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Blogger tarafından desteklenmektedir.