Atatürk'ün Samsun'a Çıkışı 18 - Vahidettin'in Onayladığı İdamlar

Atatürk'ün Samsun'a Çıkışı

Bölüm 18

Vahidettin'in Onayladığı İdamlar


VAHDETTİN TÜRK MİLLETİNİN KANINI DÖKMÜŞTÜR..


     Sürekli bir Vahidettin’i koruma mekanizmamı çalışışor. Sayın Ecevit bile ölmeden önce Vahidettin ile ilgili olarak Ceviz kabuğunda programa katıldı ve “Tevfik Paşa’nın Kuvvacılara karşı olmadığını ilan ettiğini bu durumun Vahdettin’in Anadolu’daki milliyetçi harekete bir destek anlamını taşıdığını” söyledi. Tabii ki karşısında cevap verecek kimse olmadığı ve oldukça kısık bir ses tonu ile konuştuğu ve olumlu bir portre çizdiği için Atatürk’ün davranışlarını bir anlamda fevri olarak göstermeyi başardı. Doğrudur Tevfik Paşa bir gazeteye, “Kuva-yı Milliyeciler her zaman Padişaha bağlılıklarını ilan etmekten geri durmadıklarına göre, asi sayılamayacaklarını, ülkeyi savunduklarını, bunlara karşı asker göndermenin, insanın kendi ev halkını öldürmesi gibi olduğunu” açıklayacaktır.

     Halbuki fetvaların ilanından dört ay sonra, 19 Ağustos 1920’de, yani oluk gibi kan döküldükten Padişah kuvvetleri yenildikten sonra.[1]( S.Akşin, İstanbul Hükümetleri, s.505)

   Diğer bir anlatımla Tevfik Paşa’nın sarf ettiği bu sözler Vahdettin ve İstanbul hükümetinin yapacağı her şeyi yaptıktan oluk gibi Türk kanı akıttıktan yenildikten ve artık yapacak bir şeyleri kalmadıktan, yani çaresiz kaldıktan sonra söylenmişti ve hiçbir kıymeti harbiyesi kalmamıştı.

    Sayın Ecevit’in bunu bilmemesi mümkün değildir ancak Vahdettin’i savunmak Atatürk’ün ise icraatlarını hissi veya yanlış göstermek istemektedir. Bu arada eşi Rahşan hanım söze karışmış ve “Ecevit çok yumuşak insandır. İyidir” gibi bir takım laflar etmiştir. Halbuki biz  Ecevit’in ne kadar yumuşak bir insan olduğunu(!) 12 Eylül öncesi dehşetle dinlediğimiz ifadeleri nedeniyle çok iyi bilenlerdeniz..

   16 Şubat 1920’de başlayan ve hala süren Ahmet Anzavur’un ikinci ayaklanması daha bastırılmamışken, 13 Nisan’da aniden ortaya çıkan Düzce ayaklanması, hızla doğuya doğru yayılarak Anakara’yı yutacak bir hal almıştı. Düzce ayaklanması, Ankara meclisinin 12 gün önce 11 Nisan 1920 günü, padişahın, Şeyhülislam Dürrizade Abdulah eliyle yayınladığı o meşhur fetva ile başlamıştı denebilir. Nitekim Damat Ferit, Şeyhülislam Haydarizade İbrahim Efendi den Padişah adına  Kuvvacıların idamı ve onlara katılanların öldürülmesi için fetva ister. Haydarizade İbrahim Efendi istenilen fetvayı vermemek için istifa edip şerefle köşesine çekilir. Vahdettin, bu tavır karşısında, şöyle bir durup vicdanını yoklayacağı yerde, vakit geçirmeden istenilen nitelikte fetva verecek bir adam aramaya konulmuş. Sonunda Dürrizade Abdullah bulunmuş ve VAHİDETTİN BU FETVALARI İMZALAMA KARŞILIĞINDA DÜRRİZADE’Yİ ŞEYHÜLİSLAMLIĞA GETİRMİŞTİR..

   10 nisan 1920’de, Şeyhülislam istenilen Fetva’yı verir. Hükümet’in bildirisi ile dağıtılan  ve Kuvayı Milliye”cilerin “Kuvayı bağıye” (eşkiya kuvvetleri) olarak adlandırıldığı fetvada, Mustafa Kemal ve yandaşlarının yaptıkları kötülükler tek tek sıralandıktan sonra soruluyordu.


BİNLERCE KİŞİNİN CANINA MAL OLAN  VATAN  SAVUNMASINI ZORA SOKAN FETVALAR

Sultan Vahidettin’in bir “Hatt-ı Hümayun”u ve hükümetin bir bildirisi ile birlikte 10 Nisan 1920 günü hazırlanıp 11 Nisan gününden itibaren dağıtılan ve Şeyhülislamın imzasını taşıyan “Fetvay-i Şerife” aynen şöyledir[2](Sabahattin Selek, Anadolu İhtilali, Burçak Yayınevi, 4. Baskı,  İstanbul Matbaası, 1968, s.80.)


 “Dünya nizamının sebebi olan İslam halifesi (Yüce Tanrı onun hilafetini kıyamet gününe kadar sürdürsün) hazretlerinin idaresi altında bulunan İslam beldelerinde bazı şerir şahıslar aralarında birleşip ve kendilerine reisler seçerek padişahın sadık teb’asını hileler ve tezvirler ile kandırmağa ve yoldan çıkarmağa, padişahın yüksek emirleri olmadan ahaliden asker toplamağa kalkışıp, görünüşte askeri iaeş ve teçhiz bahanesiyle ve gerçekte mal toplama sevdasıyla kutsal şeriata ve padişahın emirleirne aykırı olarak bir takım slaam ve vergiler kesip, çeşitli baskı ve işkencelerle halkın mallarını ve eşyalarını yağmalamak ve bu yoldan Tanrının kullarına zulmedegelmeğe ve suçlar işlemeğe, memlekeitn bazı köyleri ve bölgelerine hücum ile tahrip, yerle bir etmek, padişahın sadık teb’alarından nice masum kimseleri katl ve masum kanlarını döktükleri, müminlerin emiri olan padişah emrinde bulunan bazı dini, askeri ve mülki memurları kendi başlarına azil ve kendi hempalarını tayin, hilafet merkezi ile memleketin ulaştırma ve haberleşme yollarını kesmek, devletçe gönderilen emirlerin yapılasını yasaklamak, hükümet merkezini diğer bölgelerden ayırmak suretiyle halifelik otoritesini kırmak ve zayıflatmak maksadıyla yüksek halifelik makamına ihanet etmek suretiyle imama (padişaha) itaatten dışarı düşmekle, “Devleti aliye”nin nizam ve düzenlerini, memleketin asayişini bozmak için yalanlar yaymak ile halkı fitneye sevke sebep ve fesada gayret etmekte oldukları açıklanmış ve gerçekleşmişolan adı geçen reisleri ile avaneleri ve onlara bağlı olan kimseler eşkıya mertebesinde bulunup, dağılmaları hakkında gönderilmiş bulunan yüksek emirlerden sonrah ala inad ve fesatlarında direnirler ise adı geçen kimselerin kötülüklerinden memleketi temizlemek ve zararlarından halkı kurtarmak vacip olup “Fe-katilü elleti tebga hatta tefaa ila emerillah” ayeti kerimesi gereğince katileri ve gerekirse kitle halinde öldürülmeleri meşru ve farz olur mu? Beyan buyrula.
Cevabı budur: Gerçeği Tanrı bilir ki, olur.
                                                                                Dürri Zade Es-Seyyid Abdullah
                                                                                  Tarafından yazıldı

Böylece padişahın ülkesinde savaş kudretleri bulunan Müslümanların adil halifemiz ve imamımız Sultan Mehmet Vahidettin Han Hazretlerinin çevresi etrafından toplanıp bunlarla çarpışmak için yapılan davet ve emirlerine koşup, adı geçen eşkiyalar ile savaşları vacip olur mu? Beyan buyrula.
Cevabı budur . Gerçeği Tanrı bilir ki, olur.
                                                                                Dürri Zade Es-Seyyid Abdullah
                                                                                 Tarafından yazıldı

          Bu suretle Halife hazretleri tarafından adı geçen eşkiyalar ile çarpışmak için tayin olunan askerler çarpışmaktan kaçınır ve firar eylerlerse büyük günaha girip ve asi olup, dünyada şiddetle cezaya ve ahirette acıklı azaplara hak kazanmış olurlar mı?
Beyanla buyrula
Cevabı budur: Gerçeği Tanrı bilir ki olurlar.
                                                                                Dürri Zade Es-Seyyid Abdullah
                                                                                 Tarafından yazıldı

Bu suretle halifenin askerlerinden olup da eşkiyaları katledenler gazi ve eşkiyalar tarafından katlolunanlar şehit ve şefaata nail olurlar mı? Beyan buyrula.
Cevabı budur: Gerçeği Tanrı bilir ki olurlar.
Dürri Zade Es-Seyyid Abdullah
Tarafından yazıldı

Bui suretle eşkiyalar ile muharebe hakkında çıkarılmış olan padişahın emirlerine itaat etmeyen Müslümanlar asi ve şer’en  cezalandırılmaya hak kazanmış olurlar mı? Beyan buyrula.
Cevabı budur : Gerçeği Tanrı bilir ki olurlar.
                                                                                  Dürri Zade Es-Seyyid Abdullah
                                                                                Tarafından yazıldı

Fetva budur. Bu fetva neticesinde Anadolu da büyük isyanlar çıkmış, bir yandan İngilizler diğer yandan Yunan kuvvetleri ile savaşmak zorunda kalan Kuvay-ı Milliye yi temsil eden bir avuç asker ve düşmana vatan topraklarını çiğnetmemekte kararlı kahraman vatan evlatları halkın isyanları ile karşı karşıya kalmıştır. Bunun Fetvaların neticesinde oluk gibi Türk kanı akmıştır. Bu Fetvaların baş sorumlusu Vahidetindir.
Bu Fetva, İngiliz uçaklarınca bütün yurt semalarından dağıtılır. İngiliz zırhlıları, uzak mesafelere götürür; dağıtım işine bizzat İngiliz subaylar da katılır.

Vahdettinciler dökülen Türk kanlarının hesabını vermemek için “Padişahın, Kuva-yı Milliyeciler aleyhindeki bu fetva ile hiçbir alakası yoktur” diyorlar.

Nasıl ilgisi olacaktı ki? “Fetvaları kendi yazıp imzalayacak değildi ya!” İmzalayacağı anlaşılan adamı bulmuş  fetva makamına atamış işte. [3] (Turgut Özakman Vahidettin M.Kemal ve Milli Mücadele)
Tarih önünde, bunun hiç vebali, günahı, sorumluluğu yok mu? Peygamber Efendimiz diyorki: 

“sizin ateşe atılmaya en cüretkârınız, fetvaya en ziyade cüret göstereninizdir.”[4] (Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, s.39)

İstanbul, Fetvaların Anadolu’da destek bulması için her türlü işbirliğine girmiş böylece çeşitli yörelerde Kuvay-ı Milli Aleyhinde faaliyetler başlamıştır.

İsyancılar, ya cahil, ya meczup, ya düpedüz haindir. Kısacası, ne bilgileri içtihat sahibi olacak düzeydedir, ne de davranışları bir içtihata dayandırılabilecek niteliktedir. Birkaç örnek:

Delibaş Mehmet’in tellalı şöyle bağırır:

“Halifenin müttefiki olan İngilizler Pınrbaşı’na doğru geliyorlar! onlarla birlik olup Kuva--yı Milliyecileri yeneceğiz!”[5] (Şevki Yazman, İstiklal Savaşı Nasıl Oldu, s.69)

Gerede isyanı öncülerinden Divitli Eşref Hoca da der ki:

“Büyük savaşta, diğer devletlerle birlik olduğumuz halde mağlup olduk. Şimdi de tek başımıza İngilizlere meydan okuyoruz. Bu en büyük küfürdür.”[6] (Gerede’de isyancıların eline düşen Dr.Fuat Umay’dan aktaran R.Özkük, Düzce--Bolu İsyanları, s.253)

Konya halkını kışkırtmaya çalışanlar da halka derler ki:

Kim milliyetçilerle birlikte Yunan’a karşı giderse, şer’an kâfirdir[7] (S.Tansel, Mondros’tan Mudanya’ya, 3.c., s.127)

Cami kapılarına şöyle yaftalar yapıştırılır.

“(M.Kemal’in) arkasına düşmek ve emrne itaat etmek, şer’an küfürdür. Karısı boş düşer![8] (D.Arıkoğlu, Hatıralarım, s.195)

İsyancı Şeyh Eşref şöyle der:

Ben sahib--i şeriatım, Allah tarafından gönderildim, bütün kainatla harp edeceğim... Bütün ulema, asker ve memurlar dinsiz ve kâfirdir! [9] (Çevresindekilerden bazılarını da eshab--ı kiramın adlarıyla çağırır)

Aynı gün D. Ferid'in "yalancı milliyet dâvasiyle şahsî ihtiraslarına vatan ve milleti feda edenlere" karşı beyannamesi yayınlanır[10] (Tevfik Bıyıkoğlu II s.85) Anzarvur’a Paşa rütbesi verilir.

   11 Nisan gününden beri  telgraflarla, yazılı bildtirilerle, Peyam-ı Sabah gibi işbirlikçi gazetelerle ve her türlü habercilerle, hatta Yunan uçakları, İngiliz irtibat subayları, kuryeler, yabancı banka şubeleri eliyle ve ısrarla bu fetvalar masum Anadolu insanının eline ulaştırılmaktaydı.

  Bu sıralarda Marmara güneyinde büyük bir bölgeyi iki aydır elinde tutan ve Bursa ile Balıkesir’e yürümeye hazırklanan Anzavur da aynı maksat uğruna çarpışmaktaydı.

  İstanbul’dan bu maksat için gönderilmiş bazı kimselerin de kışkırtmasıyla, hilafetin ve saltanatın yıkılacağını ve dinin elden gideceğini düşünen temiz ve saf kimselerin, Mustafa Kemal hareketine karşı cephe alışlarınında rolü vardı.

İşte bütün bunların etkisiyle, peşpeşe gelen savaşların yangın yerine çevirdiği Anadolu’nun yorgun ve umutsuz insanı, okutulmamış, uyandırılmamış köylüsü ayağa kalkmıştı. “Ahali ve padişah nerede ise biz de oradayız” diyordu, “İstanbul’un ve padişahın emirlerini dinlemeyen Ankara’yı biz de dinlemeyiz” diyordu. “Padişahımızın fermanı olmadan evlatlarımızı askere vermeyiz” diyordu[11] (Belge ve bilgileri incelediğimizde Kuvay-ı Milliye hakkındaki tezviratların daha vahim,haksız mesnetsiz  ve çirkin bir şekilde olduğunu üzülerek görüyoruz.) Neticede isyanlar başladı. Türk kanı gereksiz yere oluk oluk aktı.

Kutsal Fetvalar büyük bir gerginliğe sebep oldu. Ankara’da Millet meclisinin açılmasından 10 gün önce, silahlı veya silahsız dört bin insan işte bu sloganlarla Düzce’yi ibasıyor, askerin silahını alıp bazı subayları öldürerek ilçeyi ele geçiriyordu. Çerkez ve Abaza isyanı haline dönen isyanın liderleri Safer, Vahab, Koçbey, Maan Ali gibi Çerkez ve Abaza beylerinin
Not : Kafkasya’da yaşayan Çerkezler’in ön ataları Kimmerlerdir. Kimmerler bir başka yazımızda daha geni bir biçimde anlatacağımız gibi Sakaların bir koludur ve Türktir. Aslen Türk olan ancak Çerkezlerin 1834’de Ruslarla yapılan savaşta yurtları istilaya uğrayınca, Anadolu’ya göç ederler ve çoğunlukla Marmara güney ve doğusu bölgesine yerleştilirler Çerkezlerin devamlı olarak Saray’a kız vermek suretiyle Saray’la bir akraba bağlıkları oluşur.
1864’te Şeyh Şamil’in yenilgisi ile Çerkez göçleri daha da hız hız kazanmıştı. Çerkezlerden sonra Yine Türk boylarına mensup Kafkasyalı göçmenler bu sıralarda Anadolu’ya gelmişlerdir. Batı Anadolu ve Marmara bölgesindeki 17 Çerkez kabilesi temsilcileri, Sakarya Savaşı’ndan sonra 24 Ekim 1921’de bir bildiri yayınlayarak, İtilaf Devletlerinden bağımsız bir Çerkez devleti kurulmasını istemişlerdir. Bununla beraber, Milli Mücadele yanlısı birçok Çerkez’in bulunduğu ve bağımsızlık uğruna canlarını verdikleri de unutulmamalıdır. (Doğu Ergil : Milli Mücadelenin Sosyal Tarihi) (Şevket Süreyya Aydemir : Tek Adam 2. Cilt) 
Düzce’nin ele geçirilmesinden sonra Padişah’a bağlılık telgrafları çekildi. Fetvanın gereği yerine getirilmiş, din düşmanları kovulmuştu.

    Bölgede askeri birlikler yok denecek kadar azdı. Azılı bir Türk düşmanı olan olan Anzavur’un kuvvetleriyle Düzceli asilerin birleşmeleri büyük bir tehlike yaratabilirdi. Zira iki isyan bölgesi birbirine çok yakındı. Tehlikenin büyüklüğü Ankara’yı dehşete düşürmüştü. Yangın yayılmadan hemen bastırılmalıydı. Bunun için ele geçirilen birlikler, birbirini beklemeden Düzce’ye doğru yola çıkarıldı. Ama isyan, sanki fesatçılar sinmiş ne zamandır bir işaret bekliyormuşçasına hızla yayılmaya başlamıştı. Düzce’nin ertesi günü 14 Nisan’da oradan bir hayli uzakta, Ankara yakınlarında Beypazarı da ayaklanmıştı. Onların da söyledikleri aynıydı : 

“Biz padişahı isteriz, padişahı dinlemeyenleri biz de dinlemeyiz.”

  Zonguldak, Ankara, Bursa ve Geyve’den yola çıkarılan kuvvetler henüz yoldayken, Adapazarı’ndan Ankara’ya kadar tüm bölgede kaynaşmalar başlamıştı. Fetva etkisini göstermişti: Halk tarafından tam manasıyla kavranamayan “Saray-Mustafa Kemal” veya “İstanbul-Anadolu” çekişmesi şimdi bütün çıplaklığı ile ortadaydı. Ankara ne kadar “Ben Saray’a karşı değilim, aksine onu düşman elinden kurtarmaya çalışıyorum” derse desin, padişahın iradesiyle yayınlanan Şeyhülislam fetvası onların birer asi olduğunu gösteriyordu.

  Başbakan Damat Ferit’in bildirleri, İstanbul gazetelerinin yayınları hep bunu doğruluyordu. İstanbul Adalet Bakanı Ali Rüştü Bey gazetelere verdiği idemeçte “Kuvayi Milliye’nin hareketi pek çirkindir. Vazgeçirmeye çalışacağız. Aksi halde cezalandıracağız. İhtiyaç olursa Jandarma adıyla bir kuvvet kuracağız” diyor ve “Fetvanın özel görevlilerle Anadolu’ya gönderildiğini” bildiriyordu.[12](H.H.Ceylan, bu isyanların tümünü haklı görüyor. (Din-Devlet İlişkileri, 1.C., s.96 vd.) Olayları hiç incelemediği için sapkın Şeyh Eşref’in, kendine özgü bir şeriat sahibi olduğunu iddia ettiğinni bile farkında değil, “tek gayesi şeriat devleti kurmak idi” diye koruyuculuğunu bile yapıyor (a.g.e., s.97) Allah insanı şaşırtmasın.Bildiğim kadarıyla bu kardeşimiz Türk’tür ancak yaptıkları işler ne yazıkki Türk çocuklarının dahi geldiği noktayı açıklamak bakımından ibret vericidir.)
(H.H.Ceylan, bu isyanların tümünü haklı görüyor. (Din-Devlet İlişkileri, 1.C., s.96 vd.) Olayları hiç incelemediği için sapkın Şeyh Eşref’in, kendine özgü bir şeriat sahibi olduğunu iddia ettiğinni bile farkında değil, “tek gayesi şeriat devleti kurmak idi” diye koruyuculuğunu bile yapıyor (a.g.e., s.97) Allah insanı şaşırtmasın.Bildiğim kadarıyla bu kardeşimiz Türk’tür ancak yaptıkları işler ne yazıkki Türk çocuklarının dahi geldiği noktayı açıklamak bakımından ibret vericidir)
Fetvanın önemi hiç kimse tarafından görmezlikten gelinemezdi. Gerçekten de fetva, o yoksulluk ve karanlık içinde dinden başka bir dayanağı bulunmayan halk üzerinde etkiliydi ve iyi kullanılması halnide çok kuvvetli bir silahtı. Düşünmeli ki, o tarihte bütün Anadolu’da hutbeler padişah adına okunmaktaydı ve padişahın sözü kanundu.
Ankara Hükümeti, de Ankara Müftüsü Rifat Efendi tarafından hazırlanan ve 153 Anadolu müftüsünün imzasını taşıyan bir karşı fetva yayınlandı. Düzce isyanından üç gün sonra 16 Nisan 1920’de yayınlanan bu fetvada, İstanbul’un  düşmanlar tarafından zorla işgal edildiği, milli mücadeley atılanların gerek İstanbul’u  ve gerekse işgal altındaki diğer yerleri kurtarmak için savaştıkları belirtiliyor ve Şeyhülislamın fetvasındaki gibi soruluyordu :

“Müslümanların bütün kudretlerini sarf ederek nizam-ı alemin sebebi olan halifenin Hilafet ve Saltanat makamını esaretten kurtarmak cümleye farz olur mu?
Cevap : Allah bilir ki, olur...”

Bu arada Düzce isyanı, şaşılacak bir hızla genişlemekteydi. 19 Nisan’da Göynük’de de padişah yanlısı hareketler görülür. Hatta Zonguldak’ta bazı kimseler padişaha bağlılık telgrafı gönderirler. 20 Nisan’da Gerede de isyancılara katılır. 21 Nisan’da Mucur ayaklanır.
Bir gün sonra, yani Ankara’da meclisin açılmasından bir gün önce 22 nisan’da isyan, artık kocaman ve durdurulamaz bir orman yangını halini almıştır. Bugün, Hendek ve Nallıhan da kazan kaldırır. Kastomunu’dan isyancılar üzerine gönderilen 32. Piyade Alayının Komutanı Binbaşı İsmail Hakkı da 18 Nisan’da ‘Ben de halifeci ve padişahçıyım’ diyerek Bolu asileri tarafına geçmişti.[13]  (Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı : Türk İstiklal Harbi 6. Cilt)

Ve işin kötüsü 22 nisan’da, Ankara’nın isyan bölgğesindeki en büyük kuvveti olan 24. Tümen’in komutanı Yarbay Mahmut Bey, bir alay kadar bir kuvvetle Hendek yakınlarında asilerin tuzağına düşmüş. Mahmut Bey ve bazı subaylar öldürülmüş, erlerin bütün silahları ve araçları alınarak erler köylerine gönderilmişti.
Ankara milet meclisinde ilk hükümetin kurulduğu ve işe başladığı gün, çevreden kuvvet toplayarak Bolu’ya saldıran büyük bir asi topluluğu 13 subayımızı parçalayarak öldürmüş, bazıları çırılçıplak soyularak sokaklarda dolaştırıldıktan sonra işkence ile katledilmişlerdi. Ayaklananlar artık tamamen kontrolden çıkmışlardı. Dünkü katliam sırasında öldü sanılan Abdulkadir adlı genç bir subayın ölmediğini ve bir doktor tarafından gizlice Bolu hastanesine kaldırıldığını öğrenen gözü dönmüş isyancılar “Hastaneye gelerek subayın boynuna bir ip geçirecekler ve sokaklarda sürükleyerek öldüreceklerdi.”[14] (Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı : Türk İstiklal Harbi 6. Cilt.)

 Bu arada Yarbay Arif Bey’in Karakeçili Kuvayı Milliye’si de Gerede asilerinin yeniden gelişen taarruzları karşısında Kızılcahamam’a çekilmek zorunda kalmıştı. Bu kâhraman subay da 11/12 Mayıs 1920 gecesi, katili bulunamayan bir suikaste uğrayarak çadırında öldürülecekti.

Şimdi bir taraftan İstanbul’da kısım kısım kurulmakta olan Halife Ordusu, yani Kuvayı İnzibatiye birlikleri İngilizlerin işgalindeki İzmit’e yollanırken, Biga’daki yenilgiden sonra İstanbul’a kaçan, padişah ve sadrazamla görüşüp para ve silah alan Anzavur da İzmit’e gelmişti.

İstanbul’dan bir hatfa önce Bolu’ya mutasarrıf olarak atanmış bulunan Osman Kadri Bey’in yayınladığı bildiri dikkat çekicidir:

“Ey padişaha, dine, devlete beşyüz senedenberi sadakati ile dünyayı hayrette bırakmış olan hakiki Müslümanlar;Bolşeviklik namı altında beşyüz senelik din ve devlet düşmanımız olan Moskof’lardan çıkmış, şeriata muhtelif, kanunlara karşı olanbirhtakım eşkıya, vatanı kurtaracağımız diye, Anadolu’nun siz saf ve temiz ahalisini aldatarak padişahına, Müslümanların halifesine isyan bayrağı çekmişlerdir. Bolşeviklik, paranın, malın, emlak ve arazinin,   ayak takımı, yersiz, yurtsuz birtakım haydut tarafından yağma edilerek bu haylaz, temkbel, cani herifler arasında paylaştırılması hiç kimsenin nikâhlı karısı olmayıp her kopuğun her kadını istediği gibi kullanması, çocuklar iki yaşına kadar analarının kucağında kaldıktan sonra alınıp umumhanelerde beslenerek,  anasız ve babasız yetiştirilmesidir ki, ne bir baba çoücuğunu, ne de bir evlat ana ve babasını tanımaması demektir.”

Ali Fuat Paşa da, anılarını bu tür propagandanın etkileri üzerinde durur:

“Düzce’deki isyana katılan Hendeklilerden bir kısmı, gece yakın köylere giderek, Bolşevikler Hendek’i bastı. Kadın ve kızlarımızı çırılçıplak hamamlara doldurdular. Müslümanlık ve namusumuz tehlikededir. Allahını seven Hendek’e koşsun diye propagandaya başlamışlardı.” 

der.
Amasya’da yayımlanan küçük emel gazetesi bile, dinin düşman çıkarları için kullanılmasına isyan edecektir: 

“Vatanı müdafaasız bir hale koymak öz ellerimizle yıkımını hazırlamak, hangi din ve namusta vardır?[15] (A.S. Coşar, Milil Mücadele Basını, s.171)






[1] S.Akşin, İstanbul Hükümetleri, s.505
[2] Sabahattin Selek, Anadolu İhtilali, Burçak Yayınevi, 4. Baskı,  İstanbul Matbaası, 1968, s.80.
                                                                                                              
[3] Turgut Özakman Vahidettin M.Kemal ve Milli Mücadele
[4] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, s.39
[5] Şevki Yazman, İstiklal Savaşı Nasıl Oldu, s.69
[6] Gerede’de isyancıların eline düşen Dr.Fuat Umay’dan aktaran R.Özkük, Düzce--Bolu İsyanları, s.253
[7] S.Tansel, Mondros’tan Mudanya’ya, 3.c., s.127
[8] D.Arıkoğlu, Hatıralarım, s.195
[9] Çevresindekilerden bazılarını da eshab--ı kiramın adlarıyla çağırır
[10] Tevfik Bıyıkoğlu II s.85
[11]Belge ve bilgileri incelediğimizde Kuvay-ı Milliye hakkındaki tezviratların daha vahim,haksız mesnetsiz  ve çirkin bir şekilde olduğunu üzülerek görüyoruz.
[12] H.H.Ceylan, bu isyanların tümünü haklı görüyor. (Din-Devlet İlişkileri, 1.C., s.96 vd.) Olayları hiç incelemediği için sapkın Şeyh Eşref’in, kendine özgü bir şeriat sahibi olduğunu iddia ettiğinni bile farkında değil, “tek gayesi şeriat devleti kurmak idi” diye koruyuculuğunu bile yapıyor (a.g.e., s.97) Allah insanı şaşırtmasın.Bildiğim kadarıyla bu kardeşimiz Türk’tür ancak yaptıkları işler ne yazıkki Türk çocuklarının dahi geldiği noktayı açıklamak bakımından ibret vericidir.
[13] Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı : Türk İstiklal Harbi 6. Cilt
[14] Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı : Türk İstiklal Harbi 6. Cilt.
[15] A.S. Coşar, Milil Mücadele Basını, s.171




Atatürk'ün Samsun'a Çıkışı 18 - Vahidettin'in Onayladığı İdamlar Reviewed by Türk Asya on Salı, Haziran 17, 2014 Rating: 5

Hiç yorum yok:

Türk Asya - Asian Turkish, Тюрки России © 2014|Bazı Hakları Saklıdır.
>5846 Numaralı Kanun Gereği Gizlilik ve Kullanım Şartlarını Okuyunuz.|Künye

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Blogger tarafından desteklenmektedir.