Arap Vahşeti Adım Adım Yaklaşırken İslamiyetin İlk Yıllarında Arap-Türk Münasebetleri Bölüm -1

Arap Vahşeti Adım Adım Yaklaşırken İslamiyetin İlk Yıllarında Arap-Türk Münasebetleri

Bölüm -1

Detaylı ve Günlük Takip İçin Twitter'dan Taner Ünal





ARAP VAHŞETİ BAŞLARKEN GENEL VAZİYET

      Muaviye’nin halife olması ile Osman’dan bu yana durmuş bulunan Horasan seferleri yeniden başladı.İran’ın ele geçirilmesi –Güney Hazar’ın kıyı kesimleri dışında- tamamlanmıştı. İran’ın ötesinde, özellikle Pers Körfezinden başlatılan başarılı deniz seferleri ile İndus Havzsına girilmişti. Fakat bu seferler bugünkü Afganistan yaylasına ulaşabilmiş değildi. Kuzeydoğuda zengin Horasan’ın ötelerine, Arapların “Mavara’ünnehr” dediği (bugünkü Türkistan’a) uzanılmıştı. Bu bölge birbiri ardından yabancı fatihlerin, son olarak da Türklerin egemenliği altına girmiş ve Maniheizm, Budizm, Nasturi Hıristiyanlığı gibi birçok dinin yaşadığı bir ülke olmuştu. Bununla birlikte bu ülke, Doğu Avrupa ile Batı Asya ve Çin arasındaki ticaretin kavşak noktası olarak önemini hiçbir zaman yitirmemişti.

      Horasan genellikle Basra’ya bağlıydı ve emirleri de hep Basra valileri tarafından tayin edilirlerdi. Burası cihadın merkeziydi. Hz. Hasan, Muaviye lehinde Hilafet makamından çekildiği sırada Ziyad Horasan’daydı. Orada “Ziyad Kalesi” adıyla meşhur müstahkem mevkiye sığınarak Muaviye’ye karşı önceleri direndi. Fakat Muaviye O’nu razı edince Şam’a geldi. O sırada Abdullah Bin Amir Basra valisiydi. 

      Türklerin yaşadığı yerler özellikle Seyhun ve Ceyhun nehirleri arasındaki tarihi ipek yolu üzerindeydi. Türk beylikleri, bu bölgedeki, Buhara, Semerkant, Talkan, Baykent gibi şehirlerde yerleşmiş yaşıyorlar, deri imal ediyor ve pamuktan kâğıt üreterek bunları satıyor ve iyi de para kazanıyorlardı.. Bu üretimlerinin yanı sıra Altın madenleri çalıştırıyorlardı.. Özellikle adı zengin şehir manasına gelen, Semerkant'ın zenginliğinin o devirde dillere destan olduğu söylenir..


     Bu zenginlik öteden beri Talancı Arapların iştahını kabartıyorduysa da, Türklerden çekiniyorlar ve araya sınır olarak koydukları Ceyhun nehrini geçmeye pek cesaret edemiyorlardı.. Çünkü daha önce Halife Osman zamanında, Muhammed bin Cerir komutasındaki Araplar İslam’ı yayma bahanesiyle oraları talan etmek için 2700 kişilik bir ordu ile Fergane'ye kadar girdiyse de Türkler tarafından yok edilmişlerdi.


     Arapların Horsan’a tekrar başlattıkları bu seferler yağmacı bir faaliyetten öteye gidememiştir. Arap tarihçilerin ve bizim İslam tarihçilerimiz bir Cihad veya Zafer olarak kabul ettikleri bu savaşlar İleridede göreceğimiz gibi İslamı yayma gayesi ile yapılmamış ganimet elde etmek ve zenginleşmek için yapılmıştır. Biz yinede eldeki kaynaklar doğrultusunda Horasan’a yapılan seferleri ve Horasan Valilerini açıklamaya devam ediyoruz.


     Araplar Ön Asya’ya dayandıklarında, günümüz Türkmenistan sınırları içindeki Merv, karşıkı bir kültür merkezidir. Türk ve fars devletlerinin sınrıında yer alır. 4-5. yüzyıllardan beri sürekli Türk göçleri olur. Merv’de İran dinleri ile birlikte Budizm ve Nestoryan Hıristiyanlık yan yana yaşar. Merv Nasturi metropoliti Türkler arasında Hırıstiyanlığın yayıldığını bildirir.


     642’de son Sasani lideri ilerleyen İslam ordularından kaçıp Merv’e Türk beyine sığınır. Beylerin yardımlaşması andı adına, Hakandan yardım ister. Bu dönemde Ceyhun ırmağının ötesi sağlam bir siyasal birlikten uzaktır. Bölge birbirleri ile savaşan çeşitli beyliklere ayrılmıştır. Yıkımlar, basknılar halkı bezdirmiştir. 630 yılında yaptığı bir gezide, Yuan-Çuang, Türkleri ve ülkeyi 32 ayrı beye bölünmüş d urumda bulur. Ülke din bakımından da bölünmüştür. Zerdüştlük, Budizm, Hırıstiyanlık, Mani birbiri ile yarış halindedir. Sasani hanedanının ve halkının resmi dini durumundaki Zerdüştlük İran’ın ulusal dini niteliğine bürünmüştür. 

 
     Aşağı Türkistan’a yayılmış olan bu dinin Buhara ağırlık merkezi durumundadır. Baykent ve Semerkant’ta önemli başarı elde etmşitir. Hint kökenli Budizm, Zerdüştlüğün en büyük karşıtı olarak bölgede yaygındır. Bir tüccar dini olarak bilinen Manihaizm Aşağı Türkistan’ı kaplamıştır. Ancak bu dinlerin hiçbiri devlet dini değildir. Çünkü İslamlık öncesi bütün Türk tarihine tümüyle dinsel hoşgörü egemen omluştur. Bizans’ta ya da komşu İran devletlerinde görülen mezhep kavgaları, kan dökme yaşanmamıştır. 

 
     Türkler dine ilgi duyarlar, ama baskıcı, zorla benimsetici olmazlra. Sözgelimi Uygurların ulusal Şaman inancını bırakıp Budra, Hırıstiyan ya da Mani inançlarından birini seçtikleri olmuştur. ama bunlar gönüllü seçimlerdir. Başka ülkelerde koğuturmaya uğrayan inançlar da Türk illerine canlarını atarlar. Sözgelimi İran’daağır kıyıma uğrayan Manihaizm Aşağı Türkistan’a sığınmıştır. 


     Gerçi bu ülkeler Batı Türklerinin yabgusunun büyük oğlu olan “Türkşad”ın askeri egemenliği altındadır. Bu başbuğun başkenti Kunduz kentidir. Ancaka gerçekte bu egemenlik, Toharistan dışında sözde kalmıştır. Türk beyleri tümden özgür sayılabilecek ölçüde rahat hareket ederler. Sogutlar, türkler yan yana yaşarlar. Bu iki halk arasında savaşlar eksik olmaz. Bu yüzden arapların bölgede ilerlemeleri hiç zor olmaz. Gerçi Araplar arasında da tüm bir birlik bulunmaz. Ancak, yerel duruma göre çok üstün durumdadırlar. Sogd prensleri Arap akınları karşısında özgüvenlerini yitirmişlerdir. Arap kasırgasına boyuneğmek durumunda kalmışlardır. Başlangıçta Önasya beylikleri, Arapları öylesine çok önemsemezler. Daha önce bu topraklara saldıran sıradan çapulcular gibi sanırlar. Arapları gelip geçici soyguncular olarak değerlendirirler. Bağımsızlıklarını tümden yitirdiklerinin ayrımına varmazlar. Oysa bu kentler daha önce Araplar gibi karşıtlarla hiç karşılaşmamıştır. Araplar ivedi gelip, ivedi giden çekilen, uzun kuşatmaları sevmeyen geçici akıncılara benzemezler. Arapların başarısı, başarılı savaşlar sonucu elde edilen kesin utkularına dayanmaz. Arap yayılması şöyle bir yöntem izler: Önce haber toplayıcı öncüleri yakın ve uzak ellere sokarlar! 

 
      Bölgedeki etnik kesimleri birbirine düşürüp aradaki çelişkiden yararlanırlar. Gerekli bilgileri topladıktan sonra ordularla dayanırlar. Kimileyin barışla dinlerini yaymaya söz verirler. ama hemen ardından, verdikleri sözden döndükleri ve yaptıkları antlaşmaları unuttukları çok olur. Yağmalar, yıkımlar, kıyımlar birbirini izler. Bundan sonra ise bölgeye Arap göçmen yerleştirirler. İşte Arap kıvraklığı burada yatar!


       Ömer döneminde İran’ı ele geçiren Araplar, aralıklarla Türkistan’a akınlar yaparlar. Ancak Ceyhun Irmağı Türklerle Araplar arasında bir güvenlik sınırıdır. Araplar, henüz Türkelini doğrudan topraklarına katma cesaretini gösteremezler. Kimi girişimleri başarısızlıkla biter. Nitekim Osman döneminde Fergana üzerine yapılan Arap akını, Araplar açısından tüm bir yıkım olur. Başlarındaki komutalnal birlikte tüm Arap güçleri, bir kişi kalmaksızın Türklerce biçilir. Halifelik merkezçi de iç çekişmelerle karışık bir görünümdedir. Osman ile başlayan Emevi ailesi etkinliği araplar arasında huzursuzluğa neden olur. Osman ve onu izleyen Ali dönemlerinde Türk ellerine saldırılar durur. Muaviye’nin Arap imparatorluğunun başına geçmesi ile saldırılar yoğunluk kazanacaktır.


653’te Belh kısa bir süre Arapların eline geçer. 
 
Araplar’ın gözü uzun süredir Belh şehri üzerindedir. Belh’in Önasya geçmişinde önemli biri yeri vardır. Budizmin kutsal kentidir.

      Kuşan imparatorluğunun dinsel merkezi Nevbahar’ın kapısı işlevindedir. Dönemin büyük alışveriş kentidir. Kent tüm bu konumu ile kutsal sayılır. Belh tüm ortaçağ boyunca büyük önem taşıyacaktır. Daha önceleri Bahterilerin baş kentidir. arap tarihçileri kentlerin anası olarak tanımlarlar. İpek yolunun çekirdek kentidir. Şimdiki Kuzey Aganistan topraklarında yer alan Belh’in alınması ile Doğu Türkeli yolu araplara açılacaktır. Ayrıca Güney Türkeli diye tanımlanan bu bölge, zengin doğal kaynakları ile Arapların ağzını sulandırır. Zengin demir, altın, gümüş madenleri, deri kağıt, koku dış satımı ve İpek yolu ile Güney Türkeli gönençli bir ülkedir. Arap yayılmasında önemli bir basamak taşı olacaktır. Bölgenin siyasal bölünmüşlüğü arap yayılmasına kolaylık sağlar. Genel güvensizlikten başka ordular, saraylar beslemek dayanılmaz bir yük olmuştur. Yayılmaların ardı arası kesilmiyordu. Tüm bunlara karşın,Arap yayılmasına karşı Önasya kolay kolay teslim olmaz. Toharistan’daki Karluk Türkleri Araplara karşı savaşırlar. Belh yöresi Budistlerinin Araplara karşı direnişleir çok yoğun olur. Çinliler de, burdaki halkı islama karşı kışkırtır. araplar direnişi kırmak için, kimi ödünler vermek zorunda kalırlar. Budistleri de ehl-i kitap sayarlar. Müslüman olup da sonradan eski dinlerine dönenlere, şeriat yasaları uygulamayı bırakırlar. Bu İslam hukukunda yeni görüşler ve buyruklar getirir. Tüm bunlar karşın birkaç yıl sonra Belh’de geniş halk yığınlarının katıldığı bir ayaklanma çıkar. Ayaklanmayı Nezak Tarhan adlı bir bey yönetir. Kendisinin Budizme ya da ateşetaparlığa inandığı sanılır. Son İran sultanının devrilmesinde önemli işlevi olmuştur. Nezak Tarhan,arap ordularına karşı, en çok direnen yiğit bir beydir. Toharistan ve Horasan Türklerini başarılı biçimde örgütler. Nezak Tarhan ve Toharistan Türk Beyi, Merv elden çıktıktan sonra, Arap komutan ile anlaşmak zournad kalırlar. Arap komutan 653’te Belh’e akınlar düzenler. Türk Beyler arap komutana uymak zorunda kalırlar. Ancak bu barış antlaşması Belh alınıncaya değin kağıtüstünde kalır. Nezak Tarhan ancak Belh’i Araplar ele geçirdikten sekiz yıl sonra yeniden yakalanır. Bu ayaklanmadan sonra da bağışlanır. Ancak Arapların Belh’i bu alışları bir akını andırır. Belh’in Arapların eline geçişi 663 yılındadır. Kentteki ünlü Budist manastırı Nevbahar’ın yıkılışı da bu akın sırasındadır. 

 
     Arapların bu bölgede Türklerle karşılaşmaları Horosan’ın Sind sınırında olur. Sind ile Horosan sınırındaki surlu bir şehirden çıkan Türk atlıları 664’te Araplarla vuruşurlar. Araplar, ilk kez, Türklerin at kuyruğunu tuğu alarak kullanılışına tanık olurlar. Bu geleneği benimserler. O dönemde Kabil’den Gazne’ye,Sind ırmağına uzanan alan Türlerle doludur. Bunlar Göktürk, Halaç ve Oğuz boylarıdır. 644’te Gazne halkının üçte biri Göktürk soyundandır. 726’da Gazne ve Kabil’de han ve çevresi, soylular tümüyle Türk’tür. 9. yüzyılda Kabil Türk Şahi beyi Araplara vergi olarak yılda iki bin Oğuz verir. 9. Yüzyıl sonalrında İrnalı bir Müslüman yönetimindeki İslam orduları Kabil ve Gazne Budist Türk Şahi beylerini yenerler. Bu illere İlamı sokarlar. Türk Şahi Beyi, Sind ırmağının kıyısındaki başkentine çekilir. 10. yüzyılda Türk Şahi devletini, Hintli başbakanı yıkar. Bu Hintli Hint Şahi devletini kurar. Bundan sonra Ceyhun ile Sind arasında yaşayan Türk boyları İslamı seçmeye başlarlar. Mahaban dağlarındaki Göktürk yazısı ile İslam mezar taşları bu geçiş döneminden olmalıdır. 10. Yüzyıla dek bölgede Türk yerleşimi bu durumdadır.


Araplar 670 yılında Ceyhun’un sol kıyılarına dayanırlar.

Araplar 12 yıl zengin ve bayındır Türk şehirlerini birbiri ardına yağmalayıp yıkmakla uğraşırlar. Gittikleri yerde ölüm, yıkım ve yangın bırakırlar. Yine de kesin sonuç alamazlar. Tüm bu kıyım, zulüm ve vahşete karşın Türkler direnirler.


Abdülkadir İnan’ın şu sözleri çok önemlidir 

“Bu dönemde Horasan’daki Araplar araında da geçimsizlik baş gösterir. Horasan’ın İslam devletine katılmasının ardından yarım yüz yıl geçmesine karşın, yerli halk İslamdan çok uzaktır.” 
 
      İslamiyet gibi yüce bir din nasıl olmuşturda yarım yüzyıl geçtiği halde Türkler tarafından kabul edilmemiştir?

Bunun tek sebebi vardır oda Arapların İslamiyet uğruna değil Ganimet ve Haraç uğruna savaşmalarıdır. Yapılan savaşların temel sebebi mevcut olanı almak Emevi soyunun,muhaliflerinin yöneticelirinin ve savaşan askerlerin zenginleşmesidir. 

 
        Emevıler sadece kendileri değil keni kazançlarına nisbeten az sayılmayacak meblağda paraları sadece Haşim oğullarına değil, Kabile başkanlarına, “Arap eşrafına” ev ileri gelenlere de dağtıyorlardı. Uyguladıkları siyasetin temeli ganimetin paylaşımına dayanıyordu. Cabiri şöyle diyor “İster kabilelerde, kentlerde veya köylerde olsun, isterse mesleki, dini vb. “düzenlemeler” de olsun, insan kitlelerinin elde tutulması, “ata”yla bu grupların başkanlarının elde tutulmasıyla oluyordu. Orduya gelince, çok büyük miktarları gerektiriyordu. Çünkü Muaviye, aynı siyaseti, Ali’yle savaşı sırasında ordusuna da uyguluyordu. Altmış bini bulan ordusunun atalarını arttırdı. Onlara yılda altmış milyon dirhem harcıyordu. Bir de bunlara, ileri gelen yakınlarının atalarını, özel harcamalarını, Emevı çağında hiçbir “zaman” yoksun kalınmayan isyancılara karşı savaş harcamalarnı eklersek, “ata” devletinin, Emevı devletinin elindeki bütçenin ne olduğunu daha iyi kavrarız.” 


      Abid Cabiri ‘de Emevilerin sözde Cihad’larına bizimle aynı çerçeveden bakıyor : “Bu mallar nereden geliyordu? İslamın ilk döneminde ve Emevi çağında, rantçı devletin iki gelir kaynağı vardı: Ganimetler ile harac ve bu anlamdaki gelirler. Fetihlerin durmasıyla ganimetler azalır veya durursa, “gelir” ile “gider” arasındaki dengeyi sağlamak için haracın arttırılması veya “istihrac” a başvurmak zorunlu oluyordu. Aksi durumda, bunalım kaçınılmazdı. Osman’ın halifeliğinin ikinci yarısında (Ganimet ve Haraçların kesilmesi T.Ü.), ona karşı yapılan isyanın başlıca sebeplerindendi. Çünkü fetihlerin durması demek, ganimetlerin durması, haracın donması, dolayısıyla atanın görece veya kesinlikle azalması edemkti. Emevılerin zafer kazanmasıyla birlikte, hemen mal toplamaya, gelirleri denetim altına almaya ve tahsil işini incelemeye girişmelere zorunluydu. Aksi durumda, ayakta duramazlardı. “Kabile” devleti, her şeyden önce, “ganimet”e bağımlıydı. Muaviye, Irak’taki harac amiline şöyle yazdı. 



“Irak malından, yardım alacağım miktarı, bana gönder.” 

     İbnu’d-Derrac (harac amili) ona, dihkanların (vergileri toplayan İranlı toprak sahiplerinin), kendisine Kisra'’ın ve Kisra ailesinin savafisi (özel çiftlik ve tarlaları) bulunduğunu haber verdiklerini bildiren bir mektup yazdı. Muaviye ona, bu savafiyi kendine ayırdığını, gelirini kendisinin harcayacağını ve barajlar yaptıracağını yazdı... Tahsil edilen mal, Kufe ve ocasından (sevad), elli milyon dirhemi buldu. Basra toprakları konusunda aynı mektubu, Abdurrahman bin Ebı Bekre’ye yazdı. Nevruz ev mihrican hediyelerini (İran hükümdarlarına verilirdi), kendisine göndermelerini emretti. Nevruzda ve mihrican bayramında onbin dirhem gönderilirdi.” Basra ve çevresinin valisi Ziyad’a, Horasan fetihlerinde elde edilen ganimetlerin “safı” ve “ak”ını (altın ve gümüşü) kendisine ayırmasını emrettiği bir mektup yazdı. Muaviye,


 “bey’at ettiği gün kendisine şart koştuğu tu’me (yiyimlik) olarak” 

      Mısır toprağını Amr bin el-As’a ikta etmişti. Amr, cizye ev hac tahsilini titizce yürütüyordu. Muaviye döneminde, iki yıl üç ay valilikten sonra ölünce, müslümanların (devletin) malı olduğu gerekçesiyle Amr’ın geriye bıraktığı mallara el koymaya yöneldi. Muaviye bunu gelenekleştirdi. Valilerinden biri ölünce, terikesini mirasçılarıyla paylaşırdı. Muaviyş bu uygulamanın Valilerinin mallarının yarısına el koyan Ömer bin Hattab’a uyduğunu söylerdi. Kendisinde sonraki Emevı halifeleri de aynı “yol”dan yürüdü. Valileri görevden aldıklarında eya valiler istifa ettiklerinde, sıkı bir inceleme yaparlardı.” Emanetlerini ve mallarını bıraktıkları kişilerin adlarını söyleyinceye ve aldıkları nalı beytülmale geri verinceye dek onlara işkence yaparlardı. İşte buna istihrac veya teksıf denirdi.” Emevı halifeleri çoğu kez, mal elde etmek için valilerin mallarına el koyardı. Valiler zenginleşince, herhangi bir sebeple onaları görevden uzaklaştırıyor, mallarını incelemek üzere onları “istihrac” dairesine alırlardı. Paraya ihtiyac duyduklarında valiliği daha fazla verene satarlardı. Bu konuda yarışma, “tabiı” bir durumdu. 

      Ne var ki, bu gibi önlemler, ihtiyaç durumunda harcaması için halifenin hazinesine akan istisnai bir ek gelirden öteye geçmiyordu. “Beytülmalilmüslimın”in (devlet maliyesinin) temel geliri, ganimet, cizye ve haractan oluşuyordu. Muaviye, doğuda Sind ülkesine, kuzeyde Kostantiniye’ye, batıda Kuzey Afrika’ya doğru fetihlere başlamışsa da, bu fetihlerin ganimetleri, ordu harcamları bir yana, “siyası ata” devletinin harcamalarını karşılayacak ölçüde değildi. Bunun için Muaviye, gelir tahsilinin denetimini ev arttırılmasını sıkı tuttu. Mısır valisine şöyle yazdı: “Kıbtılerden her birine, bir kırat ekle. “ Öteki eyaletler için de aynı şeyi yaptı. Halkıyla yapılan barış sırasında “zimmet akdi”nde miktarı belirlenmiş olduğu için bazı yörelerde cizyenin arttırımı sorunlar çıkarıyorsa da, haracın miktarı halifenin ve uzman görevlilerinin takdirlerine bağlıydı. Aynı veya nakdı olarak ödenen harac, ürünün % 25’i, %50’si veya daha fazlası arasında değişiyordu.


Zekeriya Kitapçı’nın bu konuda söyledikleri de derin bir çalışmanın ürünü olup dikkate alınması gereklidir. Bakınız Zekeriya Kitapçı neler anlatıyor :


”Arapların Ahnepf b. Kays’la başlayan, Kuteybe b. Müslim de dahil, Nasr b. Seyar’a kadar (120/734) yaklaşık olarak bir asır devam eden Türkistan akınlarının sosyal ve dini karakteri genel olarak değerlendirildiğinde, bunların özellikle ilk devirlerde belirli gayelere yönelmiş planlı birer fetih hareketleri olmaktan ziyade, çoğu zaman Baykent, Buhara, Semerkant gibi o çağların göz kamaştırıcı şehirlerini yağmalamaya yönelik belki bir nevi macera olduğu görülür. Emevilerin uzun saltanat devirlerinde, Horasan’a gelen Arap valileri, hemen hemen istisnasız olarak önce 15-20 bin kişilik bir ordu hazırlamışlar, sonra da bu orduları ile Ceyhun nehrini geçerek Aşağı Türkistan’ın belli başlı büyük şehirlerine hücumlarda bulunmuşlardır. Daha ziyade ilk akınlar devrini teşkil eden bu askeri maceralar, büyük Arap komutanı Kuteybe b. Müslim’in, Haccac b. Yusuf tarafından Horasan’a vali olarak gönderilmesine kadar yaklaşık olarak yarım asır devam etmiştir. (86-705)” 

“Onların Ceyhun ötesi hareketlerini daha objektif bir şekilde bizlere intikal ettiren büyük tarihçi, el-Belazuri’nin kıymetli eseri Fütuhu’l-Büldan’ında ilk Arap akınları hakkında diğer kaynaklarda bulamayacağımız nitelikte derli toplu bilgiler vardır. "


     Arap valilerinin, böyle hiç de beklenmedik zamanlarda yaptıkları ani baskın ve hücumları karşısında, emniyetlerini umumiyetle muharip Türk unsurlarına güvenerek sağlayan Türk hanları ve yerli prensler adeta büyük bir şaşkınlığa ve paniğe kapılmışlar ve ne yapacaklarına bir türlü karar veremez olmuşlardır. Gerek mahalli Türk hanları gerekse bölge sakinlerinin şaşkınlıklarından geniş ölçüde yararlanan Arap valileri bu baskınları ve çoğu kez zulme, teröre kadar varan hareketleri ile ele geçirdikleri şehirleri sadece zenginliklerini yağma etmekle kalmamışlar, aynı zamanda muharip unsurlardan büyük bir kısmını da esir olarak almışlardır. Oysa madalyonun birde diğer yönü vardır. O da, Arapların bu tutum ve davranışlarının, tarih boyunca küçük-büyük birçok devletler kurmuş, belirli bir kültür ve medeniyet seviyesine ulaşmış ve bir devlet geleneğine sahip olan mahalli Türk hanlıkları ve prenslerine çok garip gelmesidir. Arapların böyle, beklenmedik zamanlara gerçekleştirdikleri yağma ve baskın hareketleri, Türk hanlarına o kadar garip gelmiştir ki, onlar ilk anlarda bu adamaların bir gün gelip de Türkistan’ı tamamen istila edeceklerin ve Türk yurtlarında Arap hakimiyetini kesin olarak yerleştireceklerini, hürriyetlerinin ellerinden alınacağını bir türlü kestirememişlerdir. Orta Asya Arap fetihleri hakkında gerçekten de kıymetli çalışmaları olan H.A.R. Gibb üzerinde durduğumuz bu konuda daha kesin konuşmakta ve şöyle demektedir :


“Maveraü’n-Nehr (Aşağı Türkistan) prensleri Araplara çapulcu nazarı ile bakmaya kadar alışmışlardı ki, bir hayli vakit geçtikten sonra bile istiklallerinin kaybolduğunu anlayamamışlardır.” 

 
      Arapların ilk devirlerde, Aşağı Türkistan’daki bu tutarsız ve kararsız davranışları, bir diğer ifade ile çapulculukları mahalli Türk hanları tarafından yukarıda da işaret edildiği gibi çok garip ve garip olduğu kadar da sevimsiz karşılanmıştır. Taberi, İbnü’l-Esir gibi daha bir çok kaynaklar, onların Araplar hakkındaki kanaatlerini ve ağır ittihamlarını dile getiren ilginç rivayetleri nakletmektedir. Mesela bu rivayetlerin biri de Soğdiana’nın Türk asıllı meşhur hükümdarı ĞUZEK (Oğuz Bek)in sözleridir. İbn Kesir’in açıkça kaydettiğine Araplar ve özellikle Kuteybe b. Müslim hakkında aynen şöyle demiştir:


“Şüphesiz bu Araplar hırsızlar gibidirler. Eğer onlara biraz bir şeyler verilirse çekilip giderler, (aksi halde harbetmeye kalkışırlar.) Kuteybe de böyledir, hükümdarlara harp için gelir, ona bir şeyler verilirse onu alır ve döner gider (Harb etmekten de vazgeçer) Zaten Kuteybe bir hükümdar değildir. Mülk ve saltanat dahi istemez onun gayesi yalnız ganimet toplamaktır.” 
 

       Araplar hakkında buna benzer bir diğer rivayet de, et-Taberi’nin Toharistan’ın yine Türk asıllı hükümdarı Nizak et-Türkeşi’ye aitdir. Nizak et Türkeşi, Araplar hakkında ağır ithamlarla dolu olan bir konuşmasında şöyle demiştir: 


“Şüphesiz bu Araplar köpekler gibidirler. Döğdüğün zaman havlamaya başlar. Bir miktar yiyecek verip de onu doyurursan bu defa ayaklarının dibinde yaltaklık eder ve peşine takılır gelir. Araplarla kıyasıya savaştıktan sonra bile yine onlara bir şeyler verirsen onunla yetinirler ve kendilerine yaptığın her şeyi unuturlar. Mesela tarhun, Soğdiana’ının hükümdarı Kuteybe ile defalarca harbe tutuşmuştur. En sonunda Tarhun fidye vermeye razı olunca Kuteybe çok kuvvetli olmasına rağmen fidyeyi hemen kabul etmiş ve olup bitenlere razı olduğu gibi her şeyi unutarak defolup, gitmiştir.” 
 
       Arapların ardı arkası kesilmeyen Türkistan seferlerinde, maddi çıkarların, servet hırsının çoğu kere ön planda olduğu ve pek de öyle hamiyeti diniye ile yüce emeller peşinde koşmadıkları açık bir gerçektir. Mesela Aşağı Türkistan harekatında çok büyük başarılar sağlayan ve zengin Türk şehirlerini bir bir ele geçiren ve en sonunda Arap hakimiyetini Türk yurtlarında kesin bir şekilde yerleştiren Kuteybe’nin giriştiği bu fetih hareketlerinde gerçek amacının ne olduğunu güya kendisine bir övgü niteliğinde söylenen şu beyitler açıkça ortaya koymaktadır. Kendisinin hayranı olan bir Arap şairi şöyle demektedir:


“Kuteybe her gün yeni bir yağmaya dalar,
Servet üstüne durmadan servetler yığar,
Taç giydirildi vali Kuteybe’ye ki, taa
Başının siyah saçları beyaz olana kadar.” 

   
  Bir başka Arap şairi ise, mal ve servet edinmede ne Kuteybe’den önce, ne de sonra Kuteybe gibi bir kimsenin Horasan’a vali olarak asla gelmediğini beyan etmiş ve sanki iftihar edercesine efendisine beyitler söylemiştir. Yağma ve talan için zavallı Türklerin ne kadar insafsız bir şekilde kılıçtan geçirildiğini büyük bir neşe ile dile getiren şairler çıkmıştır. Zira onlara göre cihad çoğu kere Türleri kılınçtan geçirmekle aynı anlamda algılanmıştır. Halbuki Emeviler devri Arap vali ve komutanları gerek Kuran-ı Kerimin bundan önceki sayfalarda zikrettiğimiz bir çok ayetlerini, gerekse Hz. Peygamber’in gayri mislimler özelikle zimmiler hakkındaki hadislerini hiçbir zaman nazarı itibara almamışlar ve keskin kılınçları ile Türklerin boynunu uçurmada hiçbir engel tanımak istememişlerdir. İşte bunlardan biri de Nihar b. Tevsid adındaki Bahili asıllı bir şairdir. Kuteybenin insafsızlığından adeta iftihar eden bu kişi bakınız ne diyor?


"Bugüne kadar ne bizden önce, nede bizden sonra (adam kesme ve ganimet toplamada) daha Kuteybe b. Müslim gibi hiçbir komutan gelmemiştir. "
"Zira o, Türkleri her zaman kılınçtan geçirmeyi bir adet haline getirmiş ve bizlere dağıtılmak zere ganimet üstüne ganimet yığmıştır."


       Türkistan şehirlerinden Arap dünyasına senelerce akıtılan bu bitmez tükenmez zenginlikler, Arapları o derece tahrik etmiştir ki Horasan valiliğini elde etmek şöyle dursun Aşağı Türkistan şehirlerinden herhangi birinde biraz seviyeli bir memuriyet elde etmek için bile Emevi devlet adamları adeta yarış eder hale gelmişlerdir. On seneden fazla bir zaman süren Horasan valiliği sırasında Türkistan’ın büyük şehirlerini fetheden, zaferden zafere koşturduğu ordusunu ganimete boğan Kuteybe’nin, bir ayaklanma sonucu en yakın arkadaşları tarafından başının uçurulmasında, ne yazık ki Horasan’a genel vali olmak için senelerdir fırsat kollayan ve onu devrin halifesinin gözünden düşürmek için çok bayağı entrikalar çeviren Yezid b. Mühelleb’in ne derece büyük bir rol oynadığıni ileriki bölümlerde bahsedeceğiz. Yezid, Horasan’a geldikten sonra, yerli halktan çoğu kere haksız, büyük servetler toplamıştır. Bugünkü rakamlarla ancak katrilyonlarla ifade edilebilecek bu servetler devlet hazinesine bile intikal ettirilmemiştir. Yezid’in isyanı ve sonunda ölmesini asıl sebebide Türk yurtlarından topladığı haksız servetleri devlete iade etmemesidir.


      Gerçekte bu Yezid b. Mühelleb için özel bir durumda değildi. Horasan’a gönderilen Arap valilerinin hemen hepsi, yerli halka aynı gözle bakmışlardır. Bu vesile ile Türk yurtlarında geçen ilginç bir olay üzerinde durmak istiyoruz. Bu olay, valilerin zihniyetleri hakkında da bizim aydınlanmamıza yardım edecektir. Şöyle ki:


      Velid b. Abdü’l Melik’in hilafeti zamanında (719-723), Said b. Abdü’l Aziz b. Haris Horasan’a vali olarak gelmişti. (720) Said, devlet işleriyle fazla ilgilenmezdi. Gününü gün etmik için yaşayan bir adamdı. Kadınlar gibi fazla süse düşkün olduğu için yerli halk ona “huzeyne – ev kadını” lakabını takmışlardı. Bu yönü ile ağır müstehcen tenkitlere bile uğramıştır. İşte bu Said’in zamanında Türkler isyan ederek Semerkant'a doğru ilerlemeye başlamışardır. Bunu duyan Said, çevreni de baskısıyla Türklerin üzerine yürümüş ve onları bozguna uğratmıştır. Fakat, konunun asıl ilginç yönü, Said bozguna uğrayan Türklerin peşine takılmak istememesi ve onları takip etmek isteyen Arapları bundan men ederek “sakın onları takip etmeyiniz. “Onlar Müminerin Emir’nin vergi kaynağıdırlar. Onlaran katledilmeleri verginin kaybolmasıdır” demiştir. Bir başka ifadesinede de ise bu Said b. Abdü’l-Azizi’n “Soğd, Semerkant yani Türk Yurtları Müminlerin Emiri’nin çiftliğidir!” dediği rivayet edilmektedir. Bu talihsiz ifadeler, Arap valilerini Türklere ve Türk Yurtlarına hangi sözlerle baktıklarının da en çarpıcı bir örneği olmalıdır.


      Zekeriya kitapçının temel kaynaklardan aldığı bu rivayetler, Emevi halifelerinin yerli halka ve Aşağı Türkistan’ın müreffeh şehirlerine hangi gözle baktıkları hakkında bize yeterli bilgiler vermektedir. 

(*Erdoğan Aydın Nasıl Müslüman Olduk isimli kitabında yukarıdaki paragraflarda görüşlerini aynen aktardığım Zekeriya Kitapçı’nın eserlerini şeriatçı bir bakış açısı ile yazıldığını”ifade ederek eleştiriyor. Ajite kitaplar yazmanın satışı artırdığı ve okuyucuyu heyecanlandırdığı bir gerçek. Kıymetli dostum Zekeriya Kitapçı’ya misafir olduğumuzde bana “Erdoğan Aydın bir kitap yazdı 12 Baskı yaptı. Benimle başlamış benimle bitirmiş.”demişti. Kitaplarını ilgiyle takip ettiğim Erdoğan Aydın, Sn. Kitapçı hakkında insafsızlık etmiş olmuyormu? Bana göre Zekeriya Kitapçı Türk - İslam sentezine dayalı bir düşünce yapısı içerisindedir ancak bu görüşe hakim hale getirilmiş Arapçı bakış açısının yenilmesinde önemli bir adım atmıştır. Erdoğan Aydın’da Marksist görüşe sahip fikir adamları içerisinde ilk defa Türk’ün çektiği ızdırabı dile getirmekle yeni bir adım atmıştır. Erdoğan Aydın’ın (Kendi tabiriyle) Marksist bakış açısı ile verdiği mesaj ile Zekeriya Kitapçının verdikleri mesaj aslında aynı değilmidir? Her ikisi de zulme uyğrayan Türkleri anlatmıyormu? Her ikisinide verdikleri hizmetler nedeniyle kutluyorum.) 

       "Onların, diyebiliriz ki bütün hizmet ve gayretleri bu vergi musluklarını muntazaman akması idi. İslam dinin yayılması ve Türklerin bu dine kazandırılmaları onların hiçbir zaman ciddi bir meselesi olmamıştır. Şam ümerası ve halifler, genellikle valilerin bu ihtiraslarının karşılarında olacakları yerde arkasında görünmüşler ve onları bütün güçleri ile desteklemişlerdir. Emevi halifelerini birçoğunun, valilerin vergi toplamak e haksız yere halkın elinde avcunda ne varsa almak hususundaki olumsuz hareketlerine göz yummaları bir tarafa, çoğu zaman teşvik ettikleri dahi olmuştur. Mesela Emevi halifelerinedn Hişam’ın (723-742) bu husustaki davranışları, bugün bile dini yönden izahı güç bir durum arzetmektedir. Cevdet Paşa, kendine has üslubu ile sözkonusu halife hakkında aynen şöyle demektedir: “Hişam, pek tama’kar ve mümsik ve cem-i iddihar-ı emvalde pek haris ve mütehalik olup ümerası daha, ona cemile göstermek üzere cibayet-i emvalde teşdid ve ifrat etmekle idiler. Ümera’yı Emeviye’nin zikr ve fikirleri cem-i mala münhasır olup bu cihatle irtikab ve rüşvet kapıları arkasına kadar açılmıştır.” 

Biz biraz daha geriye gidelim ve bundan 60 yıl önce bahsettiğimiz hususlarda yüzeysel ancak önemli bir çalışma yapmış bulunan Dr Sabri Gündüz’ün kitabından bazı tesbitlerini aynen aktaralım. 

“Hayır, şer işlerini Tanrı takdir etmiştir. Ortada kötü adam, kötü iş işleyen adam yoktur. Çünkü iyiyi, kötüyü kul başına musallat eden yine o Tanrı değil midir? Bu kadar cür’et verici salahiyetleri nefislerinde bularak halkın zavallı ve cahil zümresini iğfal eden zalimler, vicdanlarının utandırıcı tesiri altında kalsalar bile, bu, pek muvakkat olurdu. Çünkü ihtiras adı verilen müthiş bir ejderin o insanı kayguları bir anda yutup mahveylediğini görmek te çok sürmez bir hakikat oluverirdi. Bununla beraber beşerden, iyiliğe, kötülüğe ait her ne ki sadır (hilei – şer’iyye) oyunlarile kara nefislerini sanki mes’uliyet hislerinden daima uzak bulundurmaya çalışanlar, hakikatte pek tehlikeli yollar üstünde yürüdüklerinin farkında olmamışlar, zira Tanrıyı, cüz’ı iradesiyle, mukadderatiyle insaniyetin başına gelen her hadisenin müvellidi gibi tavsife saha hazırlarken, ne büyük dalalete saptıklarının farkına varamayacak kadar körlük ve karanlık içinde kalmışlardır.”
“Bedbaht insanlar, mukadderat mevzuatının kah lehlerinde kah aleyhlerinde bir düzüye kötü kullanılmasından dolayı islamiyet bağrında açılan yarının vehametini ne bilsinler? Türk ülkesinin istilasını, Türklerin imhasını hakikaten Tanrı mı Takdir etmişti? Daima şefik ve rahim olan (Canabı Hak) zulüm için mukadderat büroları mı tesis etmeliydi? Hayır..Bilinen tek bir hakikat varsa o da, Türk ulusunun maruz kaldığı felaketli ahval ve onun meş’um neticesidir. Ki, mutlak surette Emevı halifelerinin takdiriyle olduğudur. Nitekim emeklerinin semeresini iktitafta müşkülata maruz kalmadılar. Meteryalini, dekorlarını Arabistanda hazırladıkları sahneyi bir müddet içinde Türk elinde kurmaya çalıştılar. Trajedi neredeyse pek heycanlı bir şekilde başlıyacak, büyük bir şaşkınlık gönülleri kaplımış bulunduğu böyle bir mukadderat havası içinde durmadan devam edip gidecekti.” 

 
“Kaldı ki orta Asyada refah içinde yaşıyan asıl Türkler, ülkelerinin hakikı bir trajediye sahne olacağını nereden bileceklerdi? Emevı devleti kuvvetiyle övünebilirdi. Fakat hiçbir zaman sosyal şartları haiz bir millet yaratamamıştı. Çünkü para hırsı, talan hırsı, milletin de, hükumetin de isteklerini kabartmıştı. Tanrının buyurduğu iyi şeylerin hiç biri kafalarına girmiyor, işitmek dahi istemiyorlardı. Şam halieleri bir bakımdan Muhammedin dinine düşmanlığı artık pek açığa vurmuşlardı. Diğer bakımdan, bütün düşüceleri devlet gelirini çoğaltmak, saltanatlarının ihtişamını yükseltmekti. Çünkü insanlığın mümeyyiz vasıflarından olan mertlik, erlik, erdemlik, gibi islam dininin dahi emrettiği meziyetler o gibilere maddı ve değerde menfaatler temin edebilirdi?”

 
“Para hırsı her arzuya daha doğrusu her fazilete hakim olunca en çetin engelleri devirip geçmek için düşünmiye zaman mı ayırmalıydı? Düzülen ordular esasen hep o maksada göre hazırlanmış değil miydi?
Yoksa o nam ile yabancı ülkelerde soygunculuğun, temini miydi?"


     Bir Şam ordusunun öz sınırından yüzlerce fersah uzaklardaki İstanbul kaleleri önünde. Bir ordusunun Afrikada. Diğer bir ordusunun İranda, Horasanda, Hazerde. En son bir ordusunun orta Asyadaki Türk yurdunda ne işleri vardı? İslam tarihçilerinin dedikleri gibi (ılayı kelimetullah) için mi? Hayır. Soygunculuk, çapulculuk için mi? Evet...Şam hükumetleri işte böyle maksat böyle zihniyet güden bir orduya Türk illerini çiğnetmek istiyorlardı. Zavallı Türkler özgeden pek kıskandıkları öz yurtlarında hakanlarının kurduğu hükumetlerin kanatları altında baysal bir halde yaşıyorlardı. Çölden esüp gelecek bir düşmanın öz sınırlarına ve daha ilerisine dayanarak atalarını, bacılarını, yavrularını, sürülerini en son ocaklarını söndüreceğini hatırlarına bile getirmiyorlardı.


“Türk ülkesinin basılması, Türk ulusunun ilerisi ve mukadderatı üzerinde pek acı sonuçlar doğurdu. Türkü o salgın gününedek hiçbir yabancı el yenememişti. Türkler biribirlerile uğraşabilirlerdi. En son bir evde iki kardeşin kavgası iç yüzünü geçmezdi. Geçse bile orda özge yoktu. O güzel yurda aç çapulcu bir ordu saldırsın,mert çalımlı bir ulusu köleliğe çağırsın, kesebildiği kadar kessin, yüz aklıklarına geçsin, evlerini barklarını yıksın, kadınlarını, gelinlerini, kızlarını, çocuklarını esir edip yurtlarından çıkarsın bu kadar acı ürküntüler o baylan Türke yapılsın da o buna katlansın, hınç beslemesin, kendini korumasın öyle mi?”
“Türk, kendini korumak için yıllarca kan döktü. Tersine, hayal sanılan bütün bu şeyler hep gerçek olmuştu. Maalesef düşman, ana yurdun kutsal topraklarında harekata başlamak için bütün hazırlıklarını ikmal etmiş bulunuyordu. Çölden gelen vahşı bir ordu, yatakları Asyanın ortasında olan arslanları zahiren islamlığın yeni kaideleri, insanı hükümleri adına irşat ve terbiyeye gelmişti..” 

 
      Bu gün ne yazıkki Türklerin koşa koşa ve duyduğu anda kafileler halinde müslüman olduğu gibi geleneksel bir düşünce yapısı oluşmuş durumdadır. Bunun sebebi İslam ve Türk tarihçilerinin gerçekleri anlatmaması, gerçekleri anlatmaya çalışanlarında yeteri kadar etkili olamamasıdır. İslam tarihini Arap Milliyetçiliğinin tesirinde kalarak anlatan veya bir takım gerçeklerin aktarılması durumunda dinin zarar göreceği vehmine kapılan fikir ve bilimadamlarının yanında Türklük duygusunu yoketmek için İslam inancını ümmetçi bir bakış açısı ile yorumlayan yazarların güzel ülkemize verdikleri zararı gözardı etmeyelim. Türk çocuklarının 21. Yüzyılda her türlü ekonomik siyasi ve sosyal problemlerini yenmiş lider ve güçlü bir ülkenin fertleri olmasını istiyorsak bizlere düşen görev gerçekleri anlatmak olmalıdır. *


      Arapların Türk yurtlarına saldırılarının başladığı tarihle İslamiyetin kabule başlanığı tarih arasında 300 yıllık bir zaman dilimi mevcuttur. Bu 300 yıl korkunç trajedilerle örümlüş bir zorla ele geçirme ve dönüştürme sürecidir. Tüm bu uzun süreçte Araplar hep saldırgan, Türkler ise yurtlarını işgalden kurtarmaya, özgür iradeleriyle benimsedikleri inançlarını korumaya çalışan mazlum bir halk konumundadırlar. Sözkonusu bu sürecin en tipik bölümü ise, Türk yurtlarına yönelik Arap/İslam saldırılarının, mevzii talan seferleri olmaktan çıkıp gerçek bir işgal ve sömürgeleştirme politikasına dönüştüğü 8. Yüzyılın başlarında Ceyhun ile Seyhun nehirleri arasında bölgede (Güney Türkistan’da) yaşananlardır. Bu ara dönem ve alanda yaşananlar, tarafların birbirleri karşısındaki gerçek konumunu ve Türklerin ne pahasına ve hangi yöntemler uygulanarak müslümanlaştırıldıklarını bize anlatması bakımından çok önemlidir.


Arap Vahşeti Adım Adım Yaklaşırken İslamiyetin İlk Yıllarında Arap-Türk Münasebetleri Bölüm -1

Arap Vahşeti Adım Adım Yaklaşırken İslamiyetin İlk Yıllarında Arap-Türk Münasebetleri Bölüm -2

Arap Vahşeti Adım Adım Yaklaşırken İslamiyetin İlk Yıllarında Arap-Türk Münasebetleri Bölüm -3

Arap Vahşeti Adım Adım Yaklaşırken İslamiyetin İlk Yıllarında Arap-Türk Münasebetleri Bölüm -4

Arap Vahşeti Adım Adım Yaklaşırken İslamiyetin İlk Yıllarında Arap-Türk Münasebetleri Bölüm -5

Arap Vahşeti Adım Adım Yaklaşırken İslamiyetin İlk Yıllarında Arap-Türk Münasebetleri Bölüm -6

Arap Vahşeti Adım Adım Yaklaşırken İslamiyetin İlk Yıllarında Arap-Türk Münasebetleri Bölüm -7





Arap Vahşeti Adım Adım Yaklaşırken İslamiyetin İlk Yıllarında Arap-Türk Münasebetleri Bölüm -1 Reviewed by Türk Asya on Cumartesi, Haziran 07, 2014 Rating: 5

Hiç yorum yok:

Türk Asya - Asian Turkish, Тюрки России © 2014|Bazı Hakları Saklıdır.
>5846 Numaralı Kanun Gereği Gizlilik ve Kullanım Şartlarını Okuyunuz.|Künye

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Blogger tarafından desteklenmektedir.