Anzavur İsyanları Sırasında Dökülen Türk Kanları

TÜRK MİLLETİ İSTİKLAL SAVAŞI VERİRKEN VAHİDETTİN BU MÜCADELEYİ AKAMETE UĞRATMAK İÇİN ORDU KURDURUYOR İSYANLAR ÇIKARIYOR BİNLERCE TÜRKÜN KANINA GİRİYORDU.


     İngiltere, Anadolu yönünden rahatsız edilmekten korunmak için, Boğazlar'ın doğusunda iki tampon bölge kurmayı düşünmüştür. Bunlar da Çanakkale Boğazı'nı doğuya karşı koruyacak olan Biga, Gönen ve çevresi ile Karadeniz Boğazı'nı Dogu'ya karşı güvene alacak olan Düzce, Hendek yöresidir. Nitekim iç İsyanlar bu bölgelerde başlar. 

    Anzavur denen Gayri Türk bir Emekli alaylı binbaşısı paşa yapılır, süper yetkilerle o gün için 12000 kişilik çok önemli bir kuvvet verilerek Anadolu’da Can derdinde namus derdinde vatanını kurtarma derdinde olan çaresiz ve mazlum Türk milletinin üzerine gönderilir.


    Nisan ayı, Istiklâl Mücadelesi tarihine büyük bir hadise ile girdi. Anzavur Ahmet, asıl adı “Pomak Fevzi” olan “Gâvur Imam” ile, memleketin sinesinde parlayan mukaddes ayaklanma ateşini söndürmek için çalışan ve daima fırsat bekleyen kimselerdi. Bu defa bunlar, İstanbul'un işgalini takip eden Nisan ayı içerisinde Millî Mücadeleyi tehlikeye koyan o kadar büyük bir gaile olmuşlardır ki, onlarla ve onları tahrik eden vatansızların ihanetiyle, tarih huzurunda son kozu oynamak lüzumu hasıl olmuştur.


     Millî Mücadele’nin daha başlangıcında, Anzavur'un sık sık cephedeki düşmanla müşterek bir plan içerisinde tehlike teşkil etmiş, Akbaş'tan büyük kahramanlıklarla nakledilen silâhların berhava edilmesine sebeb olmuştur. Anzavur, ikinci defa da kumandan Sabri Bey'in emrinde gönderilen kuvvetlerin Biga’ya ilerlemesine mani olmuş, o bölgede kuvvet ve nüfuzunu arttırmaya başlamıştır. Yunanlılar’la cephelerde çarpışılan günlerde Anzavur, son muvaffakıyetinden aldığı cesaret ile faaliyetini bir kat daha arttırmıştı. Birdenbire “Anzavur, Biga ve Gönen köyleri halkından kurduğu mühim bir kuvvetle Gönen'e yürüyor“ haberini aldık. Anzavur, millete karşı Vahdettin sarayının sevk ve idaresiyle tekrar ortaya çıkıyordu.(Kazım Özalp)


Kazım Özalp şöyle devam ediyor: 


“Bu defa Anzavur kuvvetleri, iki top ve bir kaç mitralyözle de teçhiz edilmişti ve bunları kullanmasını bilen adamlar da bulmuşlardı. Hainler, kalabalık bir güruh halinde piyade, topçu ve süvariden kurulu bir kuvvetle Gönen'e taarruz ettiler. Gönen'de, Kaymakam Rahmi Bey'in kumandasında 200 askerlik bir kuvvetimiz vardı. Anzavur'un taarruzu üzerine, Gönen halkından silâhlarını alıp müdafaaya katılan vatanperverler oldu. Şakiler çok üstün bir kuvvetle Gündoğan, Karalar Çiftliği, Tuzakçı sırtlarından hücum ederek bu bir avuç kahramanı şiddetle zorlamış ve zor duruma sokmuşlardı. 200 asker, şakilerle 48 saat kahramanca çarpıştı. Bu çarpışmada şehit olanlar arasında, müfreze kumandanı Kaymakam Rahmi Bey de vardı. Anzavur ve avenesi Gönende caniyane şekilde soygunculuğa ve katliama başladılar. Ele geçirdikleri subaylarımızı jandarmayı öldürdüler. Bu arada Müftü Şevket, Belediye ve Müdafai Hukuk Reisi Hüseyin, Gönen'in vatanperver gençlerinden Ramiz Beyle, Gazi Mihal Bey ahfadından Mehmet Bey'i şehit ettiler. Evlere saldırdılar, halkın paralarını aldılar.(Kazım Özalp)"

Bu sıralarda Bandırma'da bulunan Ahzıasker Reisi Şehzade Cemalettin Efendi de, Anzavur'a nasihatta bulunmak için Gönen'e gitti. Ancak bu nasihatlara rağmen Anzavur, Gönen'den kendisine katılan yeni kuvvetlerle Bandırma üzerine yürümeye başladı.



“Anzavur'un Bandırma üzerine yürüdüğünü haber alır almaz, derhal telgraf makinesi başına koştum. O zaman Bandırma'da, Yusuf izzet Paşa ve birçok askerî kuvvet ve harb malzemesi vardı. Yusuf İzzet Paşa'yı makina başına çağırdım. Mukavemet fikrinde olup olmadığını sordum. Yusuf Izzet Paşa, Bandırmadaki kuvvetin mukavemete kâfi olmadığını bildirdi. Yanına yaverini ve daha birkaç subay ve biraz kuvvet alarak Bursa'ya gitmek üzere, KaracaBey'e hareket edeceğini söyledi ve veda etti. Bunun üzerine Bandırma’da bulunan Kaymakam Seyfullah Bey'i makine başına çağırdım: Bandırma'da bulunan bütün subay ve askerle derhal Balıkesir'e hareket ediniz. Gelmiyecek olan subaylar bizden sayılmıyacaktır. Pek yakında şakileri ezeceğimizden şüphe etmeyiniz, dedim.Seyfullah Bey, görüşmemiz üzerine, subay ve askerlerle beraber süratle Balıkesir'e hareket etti. Anzavur, bu suretle çarpışma olmadan Bandırma'ya girdi. Bandırma’ya giriş de, aynen Gönen'de yapıldığı gibi, çapulculuk ve alçakça zulümle sonuçlandırıldı. Şakilerin Bandırma'ya girmeleri üzerine önemli bir durum ortaya çıkıyordu. Artık Anzavur'la İstanbul hükümetinin doğrudan doğruya irtibat kurmalarına bir mani kalmamıştı. Anzavur, bizzat sadrazamla muhabere ediyordu. Bu arada alçaklığın yeni bir oyunu ortaya çıktı : Şaki Anzavur Ahmet, hükümetten, “ Saadetlû Ahmet Paşa “ unvanını aldı. Buna bir de “mîri miranlık” rütbesi ilâve olunmuştu. Anzavur telgraf başında Damat Ferit'e, Kuvayı Millîye’yi yakında perişan edeceğini bildiriyor; silâh, cephane, para ve iki tayyare gönderilmesini istiyordu. Bütün bunlara ilâve olarak, Paşalık fermanının bir an evvel gönderilmesini talep ediyordu.

Aznavur kendi el yazısı ile hazırladığı mektubunda Çerkez gürcü vesair kişileri yanına topladığını Bursa Samsun ve Amasya ve Çorum ve Yozgat'ta taallûkatlarım da hazır olduklarını Nazilli'ye kadar temizledikten sonra Konyâ ya doğru yürümek, oradan Kuvayı Millîye’nin rüesalarını topladığı Ankara'dan mahdumun koluyla birleşmek üzere Sivas'a, bu harekâtı İngiliz kuvvetleri takip edecek ve kuvve-i zahir (kuvvetüzzahir olacaktır) derdest edilen bu melunları İngiliz ordusuna ve kanununa teslim edilecektir.”



     Anzavur, Bandırmâdaki zaferiyle büsbütün kudurmuştu. İlânlar, Beyannameler neşrediyor, ecnebi temsilcilerle görüşmeler yapıyor ve bir diğer Yunan ordusu gibi Anadolu'yu istilâya hazırlanıyordu. Onunla son ve katî bir çarpışmayı kabul etmek gerekiyordu.


     Karşı tedbirleri katiyetle hazırlayabilmek için Anzavur'un kuvvetini, vaziyet ve düşüncelerini yakından ve tam olarak öğrenmek lâzımdı. Bu maksatla evvelce Izmir'e gitmiş olan Ingiliz Kemal'i Bandırma'ya göndermeyi düşündüm. Kemal, teklifimi kabul etti. Kıyafet değiştirerek Amerika mümessili sıfatiyle Anzavur ile görüşecek, şakinin ecnebilerle münasebet derecesini, nelere ihtiyacı olduğunu ve kuvayı millîye aleyhindeki düşüncelerini anlayacaktı.


     Kemal, Bandırma'ya varınca, artık sahildeki Amerikan gemisinden çıkmış olan Mr. Düri idi. Mr. Düri, bir Rum’un evinde tenezzülen misafir kalarak büyük ikram gördü.


     Mr. Düri, bundan sonra rolünü mükemmelen oynuyordu. Rumların kilisede, YunanIıIar ile Anzavur'un muvaffakıyeti için yaptıkları ayinde hazır bulunuyor ve duadan sonra bir de Rum tercüman bularak, onun aracılığı ile Anzavur Paşâ’yı ziyaret ederek bir görüşme istiyordu. Anzavur, bizim Amerika mümessilini kapıdan karşıladı. Mr. Düri, Anzavur'un bir merasim kıtası ile selâmlanarak içeri giriyor ve görüşmeye başlıyordu.


     Anzavur kendi kuvvetinin çokluğundan, te
şkilâtının kuvvetinden ve bir haftaya kadar Kuvayi Millîye’yi imha edip, ileri gelenlerini kendilerine teslim edeceğinden bahsediyor, Ingiliz tayyarelerinin kendisine yardımının faydalı olacağını söylüyor ve fakat harekâtı tamamiyle sona erdirmek için, elli bin İngiliz lirasına ihtiyacı olduğunu da ilâve etmek fırsatını kaçırmıyordu. Ayrıca Bandırma'daki teşkilâtı tamamladıktan sonra beş güne kadar, bir kolun Gönen - Balya üzerinden Balıkesir yönüne, diğer bir kolun Susurluk üzerinden Balıkesir üzerine, üçüncü bir kolun da Kirmastı üzerinden Bursa’ya sevkedileceğini Beyan ediyordu.

Bizim Amerika mümessili, Anzavur'un isteklerini ve Beyanatını not defterine kaydederek, istediği şeyleri bir iki güne kadar mutlaka temin edeceğini vadetti. Anzavur'a, mümkün olduğu kadar süratli hareket etmesini, kuvayı millîyenin ileri gelenlerinin kaçmalarına meydan bırakılmamasını, hıristiyanlara karşı iyi muamele yapılmasını, yağmacılık yapılmamasını tavsiye ile veda etti.

Bana anî olarak bir haber getirdiler : 



“Amerikalı Mr. Düri, Bandırmâ’dan telgrafla, makina başında benimle görüşmek istiyordu.”


     İngiliz Kemal'in elde ettiği bilgileri, derhal makina başında telgrafla vermeğe cesaret edecek kadar müsait bir vaziyette olacağını, hasımlarımızın bu derece gaflet içinde bulunacaklarını zannetmiyordum. Meğer bizim Amerika mümessili, kendisine ait olarak Izmir'e gönderilen bir evrak paketinin kayıp olduğunu, bunun yolda treni tevkif eden şahıslar tarafından alınmış olması ihtimali bulunduğunu, bunun için de izahat almak üzere Balıkesir'deki kumandanı makine başına çağırarak kendisiyle muhabere edeceğini ve bu arada Anzavur Ahmet Paşa ve maiyetinin, halka ve askere iyi muamele ettiğini tebliğ edeceğini söylemiş, bu suretle bana makina başında derhal malûmat vermek yolunu bulmuştu.


     Kemal'i telgrafhaneden çıktıktan sonra tanımışlar. Fakat becerikli genç, yakayı kurtarıp Balıkesir'e dönmeye muvaffak oldu. Anzavur küstah bir cahildi. Bu arada, tasarladığı planı bildiren, kendi el yazısiyle yazdığı bir mektubu elimize geçmişti. Cehaletin tam bir örneği olan bu yazının sureti şudur :



“Evvelen tren hareket etmek icap eder. Muvakkaten ve mecburen tadil edilen Ittihatçıların muhasamasında mevcut bulunan ve bulunmayıp iştirak edecek olan Manyas ve Gönen, Çekez, Laz, Gürcü vesair akvamı hemen cemedip miktarı kâfi silâh ve cephane ve hanelerinin idaresi için biraz maaş tevzi edip Balıkesir'i işgal ettikten sonra Soma ve Kırkağaç cihetlerini dolaştığım vakit, bütün benimle beraber olmak için söz veren ahaliden de miktarı kâfi işe yararlarını alarak, Kara Reşit ile biraderleri ve Elbistanlı Sarı Yusuf işgal ettikleri Salihli'ye yürüyüp Allahın lûtfu keremiyle bunları perişan ettikten sonra Kuvayı Millîye namını lisanına alacak Bursa ve Kale-i Sultaniye ve Karesi havalisinde kimse kalmıyacağı gibi, umumu da bana iltihak edeceklerinden Ingiltere hükümetinin Anadolu'ya karşı yapmak istediği harekâtı beraber müzakere edildikten sonra Samsun ve Amasya ve Çorum ve Yozgat'ta taallûkatlarım da hazır olduklarından o cihete miktarı kâfi cephane ve silâh ile mahdumum Sivas'a doğru gelmek ve bizzat benim kolumda Kale-i Sultaniye sahilinden Nazilli'ye kadar temizledikten sonra Konyâ ya doğru yürümek, oradan Kuvayı Millîye’nin rüesalarını topladığı Ankara'dan mahdumun koluyla birleşmek üzere Sivas'a, bu harekâtı İngiliz kuvvetleri takip edecek ve kuvve-i zahir (kuvvetüzzahir olacaktır) derdest edilen bu melunları İngiliz ordusuna ve kanununa teslim edilecektir.”

Bu vesikanın ne kadar kötü niyetli bir ifade tarzı var; 


"millî namusun galeyanı ile ayaklanmış olan Türk milleti, bizzat hükümdar tarafından elleri, kolları bağlanarak düşman ayaklarının önüne atılmak isteniyordu. Nesillerimiz, tarihin bu noktası üzerine geldikçe, derin bir düşünceye dalacaklardır.”

      Evet!. Kazım Özalp’ın Milli Mücüdale isimli eserini ve bu eserin II. Cildindeki tarihi vesikaları incelediğimizde İstiklal savaşının mana ve ehemmiyetini daha iyi anlıyoruz. Hele yukarıdaki son mektup insanın tüylerini diken diken ediyor. Arkasında Saray bulunan İslam adına Milletin ayağa kaldırılıp bu insanları ve topraklarını İngiliz’e teslim etmekle netilecelenecek bir oyun oynandığını açıklıkla görebiliyoruz.


     Nisan’da, Biga ve Gönen'de, Anzavur hareketi başlarken, aynı günlerde Bolu ve Düzce İsyanı patlak verir, İsyan Beypazarı ve Ankara'ya doğru yayılır. Bu İsyan dalgaları içinde, Damat Ferit'in İngilizler’le birlikte İstanbul'da kurduğu Kuva-yı İnzibatiye denilen kolordu, İzmit ve çevresindeki İngiliz tampon bölgesini millîyetçilerden temizlemek için harekete geçirilir.


     Damat Ferit, 7 Nisan sabahı Amiral de Robeck'i ziyaret ederek onunla, millîyetçilere karşı alınabilecek şiddet tedbirlerini görüşür. damat ferit, hükümetin millîyetçilere karşı bütün otoritesini kullanacağını, ancak buna rağmen direneceklere karşı kuvvete ihtiyacı olduğunu şöyler. 


      Anzavur tarafından örgütlendirilmiş kuvvetler, hükümet'in elindeki ilk silâhtır. ferit, yüksek komiserden bu ve buna benzer kuvvetlerin millîyetçilere karşı kullanılmasında müttefiklerin ne ölçüde yardımcı olabileceklerini sorar. yüksek komiser, Anadolu'daki millîyetçilere karşı böyle bir hareket için aktif bir ingiliz işbirliğini umut etmemesini sadrâzam'a uygun biçimde anlattıktan sonra,”millîyetçilere karşı, örgütlenen bu kuvvetlere askerî malzeme silâh ve cephane yardımı yapacaklarına söz verir.”bunun ilk adım olacağını, bunu öteki tedbirlerin izliyeceğini, prensip olarak askerî işbirliğinin dışında müttefiklerin yeni hükümete her türlü yardıma hazır bulunduklarının düşünülebileceğini belirtir. general Milne de, yüksek komiser ile aynı görüştedir. "gerçekten erlerine 30, teğmenlerine 60 ve âlay komutanlarına 150 lira maaş verilerek kurulan bu hilâfet ordusu'nun silâh, araç ve gereç ihtiyaçlarını, kontrolleri altında bulunan İstanbul'daki depolardan İngilizler sağlamışlardır.


      Hilâfet Ordusu birlikleri, Nisan sonları ve Mayıs başlarında İzmit ve bölgesinde yığınak yapmaya koyulmuştu. Taze kuvvetlerle güçlendirilen İngiliz birlikleri de, Halife Ordusu'nun arkasında İzmit ve gerisindeki ordugâhlara yerleşmiştir. "Anzavur Bandırma'dan, Gâvur İmam ise iki bin silâhlı ile, bir kol halinde Balya üzerinden Balıkesir'e doğru hareke geçer. Anzavur’un beşbin civarında kuvveti bulunmaktadır.. Kirmaşti’ye yürür ve işgal eder. Arkasından Susurluğu işgal etti. Anzavur, muzaffer olarak gireceği Bursa'da, Cuma namazını Çinili Cami’de kılacağını ilân eder. Millîyetçiler için dinsiz imansız diyor, etrafa zehir saçan bildiriler neşrediyor, Millî mücadele en kritik günlerini yaşıyordu. 


     Prensip itibariyle yapılacak tek bir iş vardı. İzmir etrafındaki bütün millî cephelerden yardım isteyerek, bütün kuvvetlerden istifade etmek, kuvvetimizin büyük bir kısmını düşmanın önünden çekmek, diğer düşmanın önüne koymak lâzım geliyordu. Bunun manası şu olacaktı. Cephelerde yalnız oyalamaya yetecek kadar kuvvetler bırakarak, süratle Balıkesir'de toplanılacak ve Anzavur'a şiddetli bir darbe indirilecekti. Bu neticeye ulaşana kadar aşikâr bir tehlike kabul edilmiş olunacaktı. Yunanlılar, pek tabiî olarak cephemizin zayıflamasından istifade etmeye kalkışacaklardı. Bu yüzden, bir yıldan beri İzmir etrafında bunca zorluklarla kurulan cephelerin bozulması, Yunanlılar’ın vatandan bir kısım toprak daha istilâ etmeleri muhtemeldi. 


     Yunanlıların ilerlemesi pek tabi ki zararlı idi. Ancak Anzavur’un ilerlemesi daha zararlıydı. Anzavur muvaffak olur ise, memlekette istiklâl ve hürriyet ruhu öldürülür, vatanı dış düşmanların istilâsına açık bırakmak isteyenlerin zaferi gerçekleşirdi. Yunanlıların ilerlemesi ise, bu derecede kötü bir sonuç vermezdi. Yunanlılar, İzmir etrafındaki cephelerimizi dağıtabilirler, bir miktar arazi elde edebilirlerdi. Fakat bu takdirde, milletin hamiyeti yeniden coşar ve birleşen millet karşısında bu istilâ her halde geçici olur, düşman er veya geç, yine mağlûp edilebilirdi.


     Türk Millîyetçiliğinin önderliğini yapan komutanlar, neticede Yunan’dan gelecek zararı tercih ederek bütün varlıklarıyla Anzavur'a karşı koymaya karar verdiler. Cephelerdeki kuvvetlerden çoğunun süratle Balıkesir'de toplanmaları sağlandı.


    Salihli cephesinde bulunan Çerkez Ethem’e bir telgraf çekilerek, bütün kuvvetleri ile yardıma gelmesi istendi.Salihli cephesinden, Ethem'in kumandasında süvari ve piyadeden kurulu iki bin mevcutlu bir müfreze geldi. Demirci Efe de, Aydın cephesinden Danişmetli İsmail Efe'nin kumandasında 600 süvari zeybek gönderdi. Akhisar cephesinden, Millî Alay Kumandanı Hafız Hüseyin Bey (şehit olmuştur) kumandasında millî kuvvetlerle 14. Süvari Alayı'nın büyük bir kısmı, Soma cephesinden Salâhattin Efendi kumandasında kuvvetli bir müfreze, İndirildi ve Ayvalık bölgelerinden önemli kuvvetler geldi. Bütün kuvvetler Balıkesir'de toplandı. Ayrıca Balıkesir'den de Keçeci Hafız Emin Bey kumandasında millî bir süvari müfrezesi kuruldu. Binbaşı Salim Bey'in kumandasındaki nizamiye kuvveti de bunlara katıldı. Eskişehir, Bilecik ve Bursa'dan da yardımcı olacak millî kuvvetler kuruldu ve sevk edildi. Bu hareket süresince Ali Fuat Paşa da Ankara'dan Bursâ ya gelmişti.




      Bütün bu kuvvetler cephelerden Balıkesir'e büyük bir süratle ve vatanperverce bir şuurla geldiler. Balıkesir halkı ve heyeti merkeziyesi, Kuvay-ı Milleye kuvvetlerini ve kumandanlarını çok samimî olarak karşıladılar. Harekâtın idaresini ve bütün kuvvetlerin kumandasını, Kazım Özalp üzerine aldı.


Anzavur gailesi karşısında bütün Anadolu millî teşkilâtı, büyük bir hassasiyetle çalışıyordu. Heyeti Temsiliye, bu tehlikeye karşı mühim tedbirler almıştı. Mustafa Kemal Paşa, Heyet'i Temsiliye adına aşağıdaki Beyannameyi neşretti : 



“ İtilâf hükümetleri tarafından İstanbul'umuzun işgali ve milletimiz hakkında hiç bir tarihin kaydetmediği tahkirat ve tecavüzata cüret edilmesi üzerine, tekmil Anadolu ve Rumeli'de bir vahdeti iman ve vicdan ile feveran eden ve istiklâli milleti tahlis gayesine inhisar eden azmi millîyi ihlâl için düşmanlarımızın en evvel tevessül etmek istedikleri çare nifakı dahilîdir."

     İşte sırf bu maksadı hainanenin tatbikatı cümlesinden olmak üzere, gerek İstanbul'da düşmanlarımızın amalini tatmin için teşkil eyledikleri Ferit Paşa hükümetini ve gerekse bizzat Anzavur'u teşvik etmişler ve bunun neticesi olarak Gönen ve Biga havalisinde ikaı fesada teşebbüs eylemişlerdir.


     Aydın cephesinde, Yunanlılar’ın taarruzu püskürtülerek bu cephenin vaziyeti emin bir şekle girdiği ve Kilikya havalisindeki işgal kuvvetleri Urfa'yı tahliye ettikleri, Mersin, Tarsus, Adana, Haçin mevkiindeki işgal kuvvetleri de kâmilen muhasara edildiği bir zamanda, Anzavur'un Gönen havalisindeki teşebbüsleri, doğrudan doğruya Yunanlıların menafüne hizmet ve menafü âliyei millîyeye sarih ve faal bir hıyanettir. Bu teşebbüsü caniyane düşmanlarımızın istihdaf ettikleri gayeyi teminden pek uzak olup, hiç bir kuvvetle tezelzüle uğratılmayacak derecede kavi olan azmi millî karşısında pek yakın Binaberin meclisi fevkalâdei millî azasından Ankara da içtima etmiş olan murahhaslar ve mebusların da reyü kararı inzimam ederek, 61. Fırka Kumandanı Miralay Kâzım Bey'e Karesi livası ve 56. Fırka Kumandanı Miralay Bekir Sami Bey'e de Hüdavendigâr vilâyeti dahilindeki tekmil kuvayı mülkiye ve askeriye ve millîyeyi deruhte eyleyerek, dahili memlekette ihdas etmek istedikleri tefrikaya mani olmak için her tedbire teşebbüs edebilmeleri ve vahdet ve istiklâli millîyi ihlâle teşebbüs edecek veya idamei vahdet için ibrazı mesai etmeyecek olan bilumum memurini mülkiye ve askeriye hakkında cürmün derecesine göre azil, hapis, idam gibi her nevi cezaları tatbik için salâhiyeti fevkalâde verilmiştir.



"İstiklâli millî uğrundaki mücahedei katiyemizde, her zaman olduğu gibi, bundan sonra dahi tevfikatı suphaniyeye mazhariyetimizden eminiz. Cenabı Hak bizimle beraberdir.”


Anzavur'un kuvveti, vaziyetini ve ne yapmak istediği, geçen hafta Kazım Özalp’ın hatıralarında naklettiği gibi İngiliz Kemal'in Mr. Düri adı ile yaptığı tetkikler sayesinde öğrenilmişti. Harekât plânı basitti : Mevcut kuvvetin bir kısmını, Gönen'den Balya - Balıkesir yönünde yürüyen Gâvur İmam'a karşı, Balya ile Gönen arasında müdafaa edici tertibat almaya ayırarak, büyük kuvvet ile Anzavur'un bulunduğu Susurluk bölgesine bizzat hareket edildi.Balya yönünde hareket eden kuvvetlerin başında Parti Pehlivan Kako Mehmet Efendi (şehit olmuştur), Mehmet Ali Çavuş (şehit olmuştur) bulunuyorlardı.


      Balıkesir'de cephe kumandanlığı vekâletine Avni Bey (sonradan Avni Paşa) bırakıldı. 14 Nisan 1920 de büyük bir kuvvetle hareket-i hucuma geçildi. Yunan kuvvetlerine karşı cephelerde ancak hafif gözetleme kıtaları kalmıştı. Bu millet, daha dün, Harbi Umumîden pek yorgun olarak çıkmış ve düşmanları tarafından bütün maddî müdafaa vasıtaları elinden alınmış olmasına rağmen, seri ve cesur bir hamle ile düşmanların karşısında durmuş, Padişahın ve hükümetin bu husustaki karşı koymasına önem vermeyerek onlara karşı da mücadeleyi kabul etmiş bulunuyordu. Dün cephede Yunanlılar’la harbeden ve fedakârlıklarını bir kere daha ispat eden bu insanlar, bugün mevcudiyetlerini tehdit eden, asırlardan beri millete musallat olan vatan hainlerine karşı, kin ve gazapla mücadeleye gidiyorlardı. Bunların içerisinde harb senelerinde yetişmiş tecrübeli askerler bulunduğu gibi, hiç silâh kullanmamış acemiler de vardı. Millette, Anzavur'a karşı o derece bir düşmanlık hasıl olmuştu ki, hiç silâh kullanmayı bilmeyenler ve hatta silâhsızlar bile millî ve vicdanî bir hissin tesiriyle bu harekete iştirak ettiler.


     Balıkesir'den hareket edilişinden bir gün sonra, 15 Nisan Perşembe günü akşamı, ileri kıtalarımız, Susurluk ile Kirmasti arasında Yayaköy sırtlarında, Anzavur kuvvetleriyle karşılaştı. Kuvay-ı Millîye kuvvetlerinin şiddetli taarruzu, ertesi gün akşamına kadar devam etti ve düşmanın kati bozgunluğuyla sonuçlandı.


     Anzavur, neye uğradığını şaşırmıştı. İlk bozgun karşısında, her şeyin üstünde tuttuğu kendi canının kaygısına düşmüş ve hemen atına atlayarak hiç tereddüt etmeden, bütün emrindekileri, bütün adamlarını bir anda terk etmiş ve dört nala Bandırma'ya doğru kaçmaya başlamıştı. Millîyetçi Süvariler arkasından şiddetle takibe koyuldular.


     İşin önemli kısmı bitmiş idi. Gönen'den ilerliyen Gâvur İmam'a karşı yardımcı kuvvetlerle derhal Balya bölgesine geçildi. Bu bölgede Gâvur Imam, müdafaa edici bir vaziyet almış olan kuvvetlerimizi bir hayli zorlamış, fakat cesurane mukavemet karşısında ilerleyememişti.Kuvay-ı Millîye Kuvvetleri yetişince bütün kuvvetlerle taarruza geçildi. Gavur İmam’ın kuvvetleri bir anda bozuldular, geri çekilmeye ve kaçmaya başladılar.


    Kirmasti'ye giren kuvvetlerimiz, şakileri süratle takip ederek Bandırma’ya girdi. Buradan iki kola ayrıldılar. Bir kol Gönen, diğeri Karabiga üzerinden Biga yönünde ilerledi.


     Balya bögesinde Gâvur İmam'ı takip eden kuvvetlerimiz de iki kola ayrılarak, biri Gönen, diğeri Agonya üzerinden Bigâ’ya yürüdüler. Bu suretle Biga üzerine, birçok kollardan yürünmüş oluyordu. Gönen üzerinden Biga'ya ilk giden kuvvetimiz Bigâ’yı geri aldı. Bu suretle hainlerin, bütün kuvayı Millîyeyi dağıtacaklarına inandıkları orduları, üç gün içinde dağıtılmış ve imha edilmişti. Bütün ümitlerini Anzavur'a bağlamış olan saray ve etrafındakiler telâşa düştüler. Hainleri himaye için Karabiga iskelesine İngiliz gemileri gelmişti. Gemilere binmeye fırsat bulabilenler, kurtuldular. Millî kuvvetler, hainleri sahile kadar amansız bir şiddetle takip ettiler. Sahilde vatanperverlerin yaylım ateşleri işitildiği zaman, gerek eşkıyanın sığındığı gemiler ve gerek İngiliz harb gemileri, süratle oradan uzaklaştılar.


      Gâvur İmam'la avenesinden bir kısmı gizlenmişlerdi. Karabiga, Gönen, Kismasti bölgelerinde icabeden ısIahat yapıldı, Aydın cephesinden gelen zeybek kuvvetleri, diğer cephelerden gelen bazı kuvvetler, geldikleri yerlere iade edildiler. Böylece, vatana suikast yapanlar ile vatanı korumaya çalışanların arasında geçen amansız kavga vatanperverlerin zaferi ile son bulmuş oluyordu.


     Anzavur yakalanamadı. Son olarak Kocaeli bölgesinde kuvayı Millîye’ye karşı çarpışan Halife kuvvetleri adı verilen ordunun içinde görülmüş, arkasındanda Yunan işgal mıntıkası içerisinde kalarak Türkler’e bir hayli zulüm yapmıştı. Sakarya Muharebesinden sanra, şehit KöpsülüIü Hamdi Bey'in adamları, Anzavur'u Biga civarında yakalamışlar öldürmüşlerdir.


İNGİLİZLER SALDIRIYOR



      Halife Ordusu, Kuva-yı Millîye karşısında bir varlık gösteremez. İzmit'e geri çekilir. Işte bu kez millîyetçiler, 14 Hazİran 1920'de İzmit'e yürümek gibi İngilizler’in her çareye başvurarak karşı koymaya kesin kararlı oldukları”, cüretli bir harekete girişirler. Batı Cephesi, Kuva-yı Millîye Komutanı Ali Fuat Paşa, İngilizler’le bu çatışmayı şöyle anlatır ;


“İngilizler, İzmit etrafında HasanPaşa - Solaklar,Tepeköy - Ağa Köyü hattının bâzı yerlerine siperler kazarak buralara, Halife Kolordusu'ndan I, 2 ve 3. Alayları yerleştirmişler ve bunların cenah ve gerilerine de iki üç İngiliz taburu koymuşlardı. İzmit limanında bulunan birkaç parça İngiliz savaş gemisi de, söz konusu savunma mevziIerinin sağ kanadını ateşleriyle koruyabilecek bir durum almıştı.”



“20 Haziran sabahının erken saatlerinde, önceden kararlaştırılan plan gereğince, her taraftan yapılan baskın saldırıları, Halife Kolordusu'nun birlikleri üzerinde bekIediğimiz etkiyi yapmış, piyadelerinin hemen hepsi direnme göstermeksizin, tüfek ve makineli tüfekleri iIe bizim tarafımıza geçmişlerdi. Yalnız topçuları, Kumla Çiftliği cıivarında mevzi alarak, üzerimize ateş açmak cüretinde bulunmuştu. Fakat topçumuzun karşı şiddetli ateşi karşısında, ateş keserek İzmit şehrinin girisine sığınmışlardı. Öğleye kadar Hacı İbrahim - Tepeköy - Akköy hattı tarafımızdan işgal olunmuş, Halife adına bizimle savaşa sokmak amacıyla üzerimize ateş açmış olan bâzı İngiliz birlikleri, Izmit içerisine kadar sürülmüştü.”


     Bu durumda, bir İngiliz subayı, elinde Beyaz bayrak, Ali Fuad Paşa'nın karargâhına gelir, ateşin kesilmesini ister, savaşta taraf değil de hakemmiş gibi bir tutum takınarak Halife Ordusu'nun İstanbul'a geri gönderildiğini açıklar. 



“Eğer hareket durdurulmazsa, savaş durumu yaratacağımız tehdidini savurur” 

     Ali Fuat Paşa, İzmit'in boşaltılmasını ister. Cevap, İngiliz uçaklarının Türk birliklerine bomba atması olur. Cebesoy, hikâyenin gerisini şöyle tamamlar :


“İngiliz uçaklarının bu saldırısı üzerine, 14-l5 Haziran gecesi baskın hareketi iIe İzmit'in işgaline karar vermiştim. Ne yazık ki, bu baskın, İzmit'in Kuzeyini inatla savunmakta olan Ermeni çetelerinin direnmesine rastlamış ve bu nedenle bir sonuç vermemişti.

15 Haziran’da İngilizler’in, İzmit'i boşaltacakları söylentisi dolaşmışsa da gerçekleşmemişti. Aynı gün İzmit'in Kuzeyine karşı tekrarlanan saldırı hareketimiz, şehrin kenarlarına kadar ilerlemişti.

16 ve 17 Haziran’da, İngilizler’in, karadan ve denizden İzmit'i savunmaya başlamaları üzerine, hareketimizin biçimi ve niteliği değişmiş, esasen bu saldırılardan beklediğimiz sonuçlar da sağlanmış olduğundan hareketimizi durdurmuş, birliklerimizin eski mevzilerine dönmeleri kararını vermiştim. 17 Haziranda karargâhımla birlikte, İzmit civarında, Sapanca'ya ve 18 Haziran’da Geyve istasyonuna gelmiştim.”


     Ali Fuad Paşa, geri çekilmeseydi, İngilizler’in İzmit için döğüşmeye kararlı oldukları anlaşılmaktadır. Nitekim elde başka yeterli kuvvet bulunmayınca, 22 Haziran’da acele Yunan birliklerini harekete geçirirler. Yunan birlikleri, kısa bir sürede Bandırma, Bursa ve İzmit bölgesini işgal ederek İngiltere’nin hesabına Boğazlar'ı güvenlik altına alırlar. İngilizler, Anzavur Paşa kuvvetleri ile Süleyman Şefik ve Suphi Paşaların Halife Ordusu'nun başaramadığı bu işi, Venizelos'un Yunan Ordusu'na yaptırmak kararındadırlar.


     İngilizler, millîyetçileri dize getirmek için iç İsyanları körüklemekten, doğal olarak vazgeçmezler. Hatta İsyanları, Düzce Bolu bölgesinden Konya, Sivas, Yozgat taraflarına da yayarak genişletirler. Kürt İsyanları çıkartırlar. Nitekim İngiltere Büyükelçiliği'nin Türkiye uzmanı Baştercüman Ryan, 23 Eylül 1920 tarihli raporunda, "Yunanlılar ölçüsüz ödünler istiyorlar; millîcileri ezmek için öiçüsüz ödün vermek yerine, daha çok iç ayaklanmalara güvenelim" demektedir :



"Müttefikler, Antlaşma üzerinde (Sevr'in reddi) millîyetçilerin haklı olduklarını kabuI etmek ya da onlarla savaşı göze almak arasında bir seçim yapmak zorundadırlar. Millîyetçi liderlerle mücadele için yalnız üç yol vardır: İlki Müttefik kuvvetlerin doğrudan doğruya barekete geçmesi; ikincisi, Yunanlılar'ın kullanılması; üçüncüsü ise, Antlaşmayı (Sevr'i) olduğu gibi kabulden yana Türkler'in kullanılması."



"Müttefiklerin (gâlip devletlerin) doğrudan doğruya askerî harekata başlaması söz konusu olamaz. Bu fikre ve millîyetçi örgütün yok edilmesine İtalyanlar taraftar görünüyorlar: Fransızlar ise, bu konuda bölünmüş durumdadırlar. İngiltere Hükümeti ise; Anadolu içlerindeki bir macera için pâra ve asker harcamaya niyetli değildir."



"Barış Antlaşması'nın bugünkü biçimde bırakılması amacıyla, Yunanlılar'ın kullanılmasına devam edilmesi de pek mümkün görünmemektedir. Yunanlılar'ın daha fâzla çaba göstermeleri için mutlaka ödüllendirilmeleri gerekir. Daha geniş bir İzmir bölgesi ya da İstanbul ya da bir Pontus Cumhuriyeti ödülü gibi... Yunanlılar'dan yukarıdaki amaçlarla daha fazla yararlanmanın bir başka sakıncası, bunun Müttefik işgali dışında kalan Türkiye arazisinde Hıristiyan’lara karşı kırım tehlikesinin artmasma yol açmasıdır."


"Bu durum karşısında, Sevr Antlaşmasının olduğu gibi kalmasını istiyorsak; bunun için yol, görüldüğü gibi Türk unsurlarını kullanmaktır. Aslında İstanbul Hükümeti de bizden bunu istemektedir. Bize bir barış antlaşması imzalattınız, uygulanmadığı takdirde, başvurulacak ceza hükümlerini bildirdiniz. Ancak antlaşmanın uygulanmasını sağlama yolunda aldığınız her tedbirin karşısına çıkıyorsunuz, diyorlar. Bu konuda askerî raporlar hazırlayıp onayımıza sunuyorlar. İstanbul Hükümeti bunu yaparken, Anadolu'nun tamamen millîyetçilere cephe alması için azıcık cesaretlendirilmeye gerek olmasına rağmen, biz susmayı yeğ tutuyoruz. "

"Bir önceki, gönüllü Türk unsuru kullanma önerisine bir alternatif olarak, Türkiye'nin içinde bulunduğu kötü durumu, bütün Anadolu halkına açık bir dille anlatma yoluna; millîyetçi liderlerden uzaklaştırılmaları ve millîyetçi örgütün parçalanmasının sağlanması akla gelebilir. Bu telkin, Anadolu'da halkın çoğunluğunun millîyetçilerden bıkmış ve usanmış oldukları ve biraz teşvik gördükleri takdirde, millîyetçilere karşı harekete geçebilecekleri varsayımına dayanmaktadır."

     Bu varsayım, elbette geçerli değildir. Fakat Saray ve İngilizler'in İsyan kışkırtıcılığı, 1920'nin ilk yarısındaki şiddet ölçülerine ulaşmasa bile, tehlikeli biçimde sürüp gitmiştir. Bu konuda, emperyalistlerin ırk, din ve mezhep bölünmeleri icat edip, bundan nasıl yararlanmaya kalkıştıklarını belirtmek için kısaca bir iki örnek vermekle yetineceğiz :


Mayıs sonlarında, Halife Ordusu'nun Samsun'a ve yakınlarına geldiği söylentisi duyulur.



 "Bu ordunun öncüsü olarak hep birlikte Yıldızeliden Sivas'a yürüyelim" propagandalarıyla, Yıldızeli olayları başlatılır. O günlerde, Tokat Bölge Komutanı, Atatürk'e, Tokat'ta, Çerkezler arasındaki huzursuzluğu bildirir. Zile'de de kaynaşma vardır. Geniş bir Alevî topluluğunun bulunduğu Sivas, tehdit altında görünmektedir. 3. Kolordu Komutanı Albay Selâhattin, 27/28 Mayıs gecesi, Genelkurmay'a "Kolordu, Sivas'ı kesin olarak savunacaktır." 

telgrafını çeker. Genelkurmay, ayaklanmanın yayılmasından kuşkuludur. İsmet İnönü, yeni kuvvetler hazırlanmasını telgrafla bildirir. Aynı gün Mustafa Kemal, Mucur Askerlik Şubesi Başkanı'na şu emri verir :


"Yıldızeli ve Zile'de bulunan Alevîleri uyarmak ve olumlu fikirler aşılamak için Alevî Dedesi Çelebi Efendi'nin harekete geçirilmesi."


Emri ilginç bulan Kenan Esengin, hikâyenin gerisini şöyle anlatmaktadır:



"Bektaşi Şeyhi olan Çelebi Efendi, Hüyük Millet Meclisi üyesi idi. Bu sırada Mucur'da bulunuyordu. Fakat durum kendisine bildirilerek hasta olduğunu söyledi ve böyle bir yanına yanaşmadı. Belki de gerçekten hasta idi."


     Ayaklanma Yozgat'a da yayılır, 14 Haziran'da Yozgat işgal edilir. İsyancılar, Ankara'ya yürümekten söz ederler. İsyan, Batıdan getirtilen Çerkez Etem birlikleriyle bastırılır. Fakat Zile, Konya, Düzce îsyanları, 1920 yılının ikinci yarısında da devam edecektir.


     İşgal kuvvetlerine karşı açılmış olan Kurtuluş Savaşı, şimdi bir yandan’da kendi aralarında bir iç savaş, hattâ bir kutsal savaş biçiminde gelişmeye başlamıştı. Saray, millîyetçilere karşı düşmanlığını açıkça ortaya koymuş, Şeyhûlislâm, Padişah’a karşı ayaklanma başlıklı bir fetvayla onları asi ilân etmişti. Fetva, şu sözlerle sona eriyordu: "Bu asileri öldürmek caiz midir? Elcevap: Bunları öldürınek vaciptir." Fetva, yurdun her yerine dağılmış, bazı yerlere de işgal kuvvetlerinin uçaklarıyla havadan atılmıştı. Damât Ferit, Sadrazam olarak, millîyetçileri, milletin sahte temsilcileri diye suçluyor, bunların kendi kişisel hırsları için ülkeyi harcamaya kararlı, birtakım satılmış kişiler olduğunu ileri sürüyordu.


     Anadolu'ya, halkı, Sultan ve Halife adına, millîyetçilere karşı savaşa kışkırtmak için din adamları gönderilmişti. Kuvay-ı Millîye askerleri, subayIarına karşı ayaklanmaya ya da kaçıp köylerine dönmeye zorlanıyordu. Çoğunu, İstanbul'dan toplanmış işsiz güçsüz ayak takımının oluşturduğu bir Hilâfet Ordusu kurulmuştu. Bunlara iyi para veriliyordu. Millî Mücadeleye katılmamış subaylar, birlik komutanlıklarına getirilerek, İngilizler'in bulunduğu Izmit'teki karargâha gitmekle görevlendirildi. Kısa zamanda bu orduyla ona bağlı çeteciler, Kuzeybatı Anadolu'yu denetimleri altına alacak duruma geldi. Mustafa Kemal, bu çeşitli savaşla ve ona bağlı olarak da ordusuna düzen vermek sorunuyla karşıIaşınca, ilk yapılacak işin bir Millet Meclisi toplamak olduğunu anladı. Direniş hareketi için gerekli olan halk desteği, ancak bu yoldan elde edilebilirdi.
Ankara'da Mustafa Kemal, daha bu İstanbul Meclisi'nin resmen kapatılmasını beklemeden ve işin sonu zaten belli olduğundan, İstanbul'un işgaliyle beraber Ankara'da bir "Müessisan Meclisi" yahut daha sonra kullanılan tâbiriyle "fevkalâde salâhiyete malik bir Millet Meclisi" için derhal davetini yaptı. Önce iki gün kadar bütün kumandanlarla muhaberelerde, fikir karşılaştırmalarında bulundu. 16 mart 1920'de, bütün vilâyet ve sancaklarla, kolordu kumandanlarına, "Heyeti Temsiliye namına Mustafa Kemal" imzasıyle tebliğini yayımladı:



"Devlet merkezinin de İtilâf Devletleri tarafından resmen işgali, teşriî, adlı ve icrai kuvvetlerden ibaret olan millî devlet kuvvetlerini bozmuş ve bu vaziyet karşısında, vazife görmeye imkân görmediğini resmen hükümete bildiretek Meclisi Mebusan dağılmıştır.


Şu halde devlet merkezinin dokunulmazlığını, milletin istiklalini ve devletin kurtarılmasını sağlayacak tedbirleri düşünmek üzere millet tarafından, fevkalâde salâhiyeti haiz bir Meclisin Ankara'da içtimaa daveti ve dağılmış olan mebuslardan Ankara'ya gelebileceklerin de bu Meclise iştirak ettirilmesi zaruri görülmüştür".


     Genelgede bu girişten sonra, yapılacak seçimle ilgili işler ve hareketler hakkında bildirilen esaslar şöyle özetlenebilir:


Seçilecek zatlar, Mebusan hakkındaki kanunî hükümlere fâal idi.


     Seçimde livalar (sancaklar) esastı. Her sancaktan 5 zat seçilecekti. İstanbuI Meclisi'nden gelebilecek mebuslar, yeni Meclise katılacaklardı.


     Seçimler gizli oy, mutlak çoğunIukla ve oyların tasnifi, seçmen meclisleri önünde icra edilecek, intihabata en büyük mülkiye memuru nezaret edecekti.


     Seçimler, nihayet on beş gün içinde ve çoğunlukla Ankara'da içtimai sağlayacak şekilde yapılacaktı.
Bu arada iç kargaşalıklar devam etmektedir. Lefke Boğazına sürülen kuvvetlerin de bir kısmı Hendek tarafında pusuya düşürülmüştür. Tümen Kumandanı ve 20. Kolordu Kumandan Vekili Yarbay Mahmut Bey şehit edilmiştir. Katiller cesedini gömdürmeyerek, hayvanlara parçalattırmışlardır. 24. Tümen dağılmıştır. Yahut esir edilmiştir. Tâ Bandırma, Biga üzerinden başlayıp İzmit'e, Adapazarı'na, Hendek'e yayılan isyan dalgaları ise Bolu'ya, Gerede'ye, Kızılcahamam istikametine sıçrar. Ankara'dan Gerede'ye âsilere nasihat için Mustafa Kemal'in gönderdiği dört arkadaşını Gerede'de tıktıkları damın pencerelerinin önlerinde, ellerinde hançerIeriyIe, kan isteyenler kaynaşırlar ve meydana darağaçları kurulur.


     Mustafa Kemal, ele ne geçerse gönderilebilmesi için tâ Antep'e, Denizli'ye rica telgrafları çeker. Denizli taraflarında Refet Beyin (Paşa) Ankara'ya ve binbir müşkülatla ulaştırılabildiği yarı atlı, yarı yaya, yarı silâhlı 120 kişilik dağınık, yorgun bir kafilenin kumandanı Üsteğmen Şerif’i (Emekli Albay Şerif Güralp), Ankara kapılarında karşılayan Ankara Vali Vekili Yahya Galip, müfreze kumandanının boynuna sarılarak, ellerini göklere açar: 



"Yarabbi, bugünleri de gördük. Sana şükür..."

     Halbuki bu gelenler, bir avuç bile tutmayan derme çatma bir kafiledir. Fakat o günlerde Ankara'da, yarı silâhlı da olsa 120 asker bir ordu demektir. Çünkü Ankara'da 120 asker bile yoktur. Şerif Güralp, hatıralarında şunları nakleder:



“Mustafa Kemal Paşa’nın bulunduğu, Ziraat Mektebi binasına gittim. Paşa’nın kapısını vurarak içeri girdim. Paşa ile İsmet Bey (İnönü) dar, çıplak bir tahta kanepenin üstüne yan yana oturmuşlardı, Vaziyet aldım. Selamlayıp tam haberi vermek istedim. Fakat Mustafa Kemal, birden kolumdan yakaladı. Beni çekti: İkisinin arasına oturttu. Sıkıştı. Şaşırdım. Fakat o bağırdı:

Bırak şimdi bunları! Şurada üç kişiyiz. Ne yapacağız, onu düşünelim..

Elime bir de sigara tutuşturdu. Ben Şaşırmıştım: Bu telaşın sebebini anlayamıyordum. Ankara'daydık. Millî Mücadele'nin merkezindeydik. Düşman karşısında değildik ki.. Birkaç cümle konuşur konuşmaz İsmet Bey bana, hemen şu emirleri verdi: Şimdi derhal askerlerini toplayacaksın. Hemen tahkimata başlayacaksın. Bu binanın etrafı, bu tepe tahkim edilecek. Akşam üzeri tahkimatı teftiş edeceğim!

Daha çok şaştım. Bu tepenin tahkimi! Peki ama, kime karşı, niçin?

Hemen tahkimata giriştik. Akşam üzeri İsmet Bey geldi. Siperleri inceden inceye tetkik etti. Ateş istikametlerini, görüş sahalarını inceledi. Yapılanları beğendi. Sonra emrini verdi:

Hemen nöbetçilerini çıkar. Çok dikkatli ol! Akşam kararıp da gece basınca, bu telâşların sebepleri anlaşıldı. Bulunduğumuz tepeyi saran bahçelerin içinden silâh sesleri gelmeye başladı, Bunları atanlar kimlerdi? Niçin ateş ediyorlardı? Bunları anlamak, inip tartışmak da mümkün değildi. O gece sabaha kadar, Mustafa Kemal Paşa’nın birkaç defa kucağında filintasıyla, gündüz kıyafetiyle kendini binadan dışarıya ve kazdığımız siperlere attığını gördüm.

Ama bir kaç gün sonra iş daha da sıkışır. Karargahtadi bu tehlikeli duruma bakmayarak bana, kuvvetimin yarısını alıp hemen Batı’da görünen Ayaş tepelerine, isyarıcılara karşı harekete geçmem emredildi.”


     Böyle geceler, bu şartlar ve böyle sonu belirsizlik, belki yaşanmaya değer. Ama tarih içinde kaç kurtarıcı, kaç önder, böyle anlar yaşamıştır,?

     Neticede saldırdılar çetin mücadeleler oldu ancak Türkler galip geldi Aznavur ve taifesi kaçtı. Anzavur yakalanamadı. Son olarak Kocaeli bölgesinde kuvayı Millîye’ye karşı çarpışan Halife kuvvetleri adı verilen ordunun içinde görülmüş, arkasındanda Yunan işgal mıntıkası içerisinde kalarak Türkler’e bir hayli zulüm yapmıştı. Sakarya Muharebesinden sanra, şehit KöpsülüIü Hamdi Bey'in adamları, Anzavur'u Biga civarında yakalamışlar öldürmüşlerdir.


    İngilizler, millîyetçileri dize getirmek için iç İsyanları körüklemekten, doğal olarak vazgeçmezler. Hatta İsyanları, Düzce Bolu bölgesinden Konya, Sivas, Yozgat taraflarına da yayarak genişletirler. Kürt İsyanları çıkartırlar. Nitekim İngiltere Büyükelçiliği'nin Türkiye uzmanı Baştercüman Ryan, 23 Eylül 1920 tarihli raporunda, "Yunanlılar ölçüsüz ödünler istiyorlar; millîcileri ezmek için ölçüsüz ödün vermek yerine, daha çok iç ayaklanmalara güvenelim" demektedir :


     Bu arada Antep'ten, şöyle böyle 70 kişiyle gelen Kılıç Ali'nin anlattıkları da enteresandır: 



"Ankara'ya 70 kişilik bir süvari müfrezesiyle gelmiştim. O tarihte Ankara'da bu kuvvetten başka hemen hemen hiç bir kuvvet yoktu. Ama benim bu kuvvetim, birkaç gün sonra, fena vaziyette sıkışmış bulunan ve askerleri diri diri kesmek suretiyle vahşetlerini artıran Bolu âsileri üzerine sevk edilmiştir.”

Kılıç Ali'nin Meclisin ilk günlerine ait şu satırları da manâlıdır. 



“Meclis binasındaydım. Vakit akşama doğru ve geceydi. Müzakere hararetle devam ediyordu. Bu sıralarda Mustafa kemal beni, Birinci Büyük Millet Meclisi binasının arkadaki küçük riyaset odasına çağırdı. Ayakta, pencerenin kenarında, eliyle işaret ederek, Etlik eteklerinden şehre doğru inen bir kuvveti güsterdi. Dürbün olmadığı için kuvvetin mahiyet ve miktarını tâyin müşküldü. Meclisi heyecana sürüklemeden, müfrezemi alarak, âsileri, daha eteklerden aşağıya inmeden önlememi emretti. "


     Sonradan anlaşılmıştır ki, uzaktan tozu dumana katarak yaklaşan karaltı bir âsi kolu değildir. Ama böyle bir kol ve böyle bir baskın, o zaman ve her an beklenebiliyordu. Mustafa Kemal'in elinde ise, anlaşıldığına göre ancak, bu derme çatma 70 silâhlı vardı... Ve Türkiye Büyük Millet Meclisi müzakere halindeydi!..




Aynı günlerde İstanbul basını haykırmaya devam ediyordu: 



"Suçlu Mustafa Kemal'dir. Sevgili Padişahı ile sadakatli milletinin arasına giren odur. O olmazsa, garbi devletler de, devlet ve milletimizden merhamet ve âtıfetlerini esirgemeyeceklerdir. Ortadan hele Mustafa Kemal çekilsin. Mustafa Kemal'i yok edin. Kuvayı Millîyecileri katledin. Bu din savaşıdır. Din ve Padişah yolunda kalanlar gazi, ölenler şehittirler..."

 İstanbul'un bu fetvaları art arda ve birbirini kovalar. 

      Büyük Millet Meclisi'nin açılış öncesindeki günlerde, hattâ bu açılıştan sonra bile Mustafa Kemal ve çevresindekiler, Ankara'da işte bu hava içinde yaşıyorlardı. Hele bir aralık her şey, hattâ Meclisin varlığı bile, art arda patlayan isyancıların alacağı sonuca bağIı kaldı. O sırada Ankara'yı bırakmak, Ankara'dan çekilmek ve gene Sivas'a sığınmak tedbirleri ve vasıtaları araştırılmıştır, Fakat bu göç acaba mümkün olabilir miydi? Acaba Ankara'dan kaçıp, Ankara-Sivas arasındaki dağ yollarına dökülecek bir avuç insan, bu dağlarda, bellerde millî mücahitler gibi mi karşılanırlardı? Yoksa bayraklarında Padişahın, Mustafa Kemal'le arkadaşlarının ölüm fetvalarını taşıyan yabancıların, eşkıyaların ayakları altında ezilip giderler miydi? Bolu'da hasta subayları yataklarından sürükleyip sokaklarda kafalarını ezen, kellelerini bedenlerinden ayırıp duvarlara çivileyecek kadar kuduran vahşî dalgalar gibi kudurganlıklar altında bu yolculardan kimse kurtulabilir miydi? Bunun cevabını bulmak zor değildir!


SON SÖZ

     Vahdettin eğer İngilizlere teslim olarak işbirlikçi faaliyetler yürütmese hatta İngilizlerden daha İngilizci davranarak milletin üstüne hilafet orduları göndermese, Oluk gibi Türk kanı akıtılmasına sebebiyet vermese idi milletin böylesine nefretini kazanmazdı.

     Hiçbir Türk hükümdarı tahtını tacını bırakıp kaçmamıştır. Vahdettin yerinde oturmalı hatalarının da hesabını millet önünde vermeliydi. Tarih onurlu bir şekilde yaşamasını gerektiğinde adam gibi ölmesini bilmeyenleri affetmez. Tarihin hükmü bellidir ve bunu değiştirmek bizim elimizde değildir. Vahdettin İngilizlere vatanını satmış neticede İngilizlere güvenerek kaçmıştır. Vahdettin Kutsal Fetvalar yayınlatarak Türk Milletine zarar vermiştir.


     Çünkü bu Fetvalar neticesinde kazanılması için binbir emek sarfedilen Türk istiklali tehlikeye girmiş aynı zamanda yüce dinimiz bu ihanete alet edilerek hem halifelik gibi kutsal bir müessesenin hem de yüce dinimiz millet aleyhine kullanılmıştır. 


     Vahdettin’i savunmak sadece Atatürk’e değil Türk Milletine, Türklüğe, Türk’e karşı olmaktır.


     Hainlere diyecek bir şeyim yok çünkü onlar zaten vazifelerini yapıyorlar. Ancak Körü körüne bir takım hesaplar içerisinde kalan gafillere sesleniyorum.


     Yaratıcının bize tanıdığı süre içerisinde bu geçici hayatımızda bir takım işler yapacak ve ebedi hayata yaptıklarımızla, niyetlerimizle ve ilmimizle intikal edeceğiz.


     Eğer damarımızda Türk kanı taşıyorsak Böylesine ağır bir suçu bağışlamamalı suçlularını ise mazur göstermeye çalışmamalıyız. Bunu yaptığımız anda bizde vatana ihanet etmiş olur, Yüce Allah’ın huzurunda bu davranışımızın hesabını veremeyiz. Vatan yolunda yaptığımız bütün mücadeleleri de sıfırlamış olur ilahi adalet günü şehitlerimizin gazilerimizin önünde utanç içinde kalırız.












Anzavur İsyanları Sırasında Dökülen Türk Kanları Reviewed by Türk Asya on Çarşamba, Haziran 18, 2014 Rating: 5

Hiç yorum yok:

Türk Asya - Asian Turkish, Тюрки России © 2014|Bazı Hakları Saklıdır.
>5846 Numaralı Kanun Gereği Gizlilik ve Kullanım Şartlarını Okuyunuz.|Künye

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Blogger tarafından desteklenmektedir.