Dnyeper Nehrinin Türkçe'deki Adı ve İzahı Gereken 2500 Yıl


Doç. Dr. Osman Karatay


         11. yy’ın ilk yarısına damgasını vuran ve tüm zamanların en ünlü İslam âlimlerinden biri olan Bîrûnî, kıymetli taşlardan ve madenlerden bahsettiği El-Cemâhir fî Ma’rifet’il-Cevâhir adlı eserinde eski Türklerin ‘yada taşı’ dedikleri, yağmur yağdırdığına inanılan taştan da bahseder. Metin incelemesi gerekeceğinden, ilgili kısmı aynen almakta fayda var: 

 “Ebû Bekr el-Râzî,2 Kitâb’ül-Havâss adlı eserinde şöyle der: Türkistan’da Karluklarla Peçeneklerin ülkeleri arasında bir yokuş vardır. Bu yokuşa ordu veya bir sürü uğrarsa, taşlar sürtünüp de karanlık sis basmasın veya bardaktan boşanırcasına yağmur yağmasın diye hayvanların tırnaklarına yün bağlanır ve yürümeleri hafifletilir. Türkler yağmur istedikleri zaman bu taşla yağmur yağdırırlar. Belli bir adam su getirip ağzına bu mıntıkanın taşlarından bir taş alır. Ellerini hareket ettirir. Hemen yağmur gelir. Bu hikâye sadece Zekeriya el-Râzî’den  (Ebû Bekr)  nakledilmedi. Bu konu insanlar arasında ihtilaf olmayan yaygın şeylerdendir. 

         Kitâb’ül-Nuhâb’ta şöyle der: Yağmur taşı Vâr çölünde veya Karluk vadisindedir. Kırmızıya meyilli siyah bir taştır. Halklarıyla az ilişki olan uzak memleketlerle ilgili böyle hikâyeler yayılır. Zamanımızdaki Karlukların anlattığı şeyler rivayetlerden ibarettir. Karluklarla Peçenekler arasında çok uzak, Mağrible Meşrık arası kadar mesafe vardır.”

           Bu  incelemede  kullandığım  Bîrûnî’nin  bu  kitabının  İslamabad  1989 neşrinde “Yağmur taşı Vâr çölünde veya Karluk vadisindedir” cümlesi yerine “Yağmur taşı Karluk vadisinin ötesindeki bir ormanda bulunur” denmektedir. Bu neşir doğrudan eserin elimizdeki  nüshalarına  değil,  Fritz  Krenkow’un Haydarabad 1936 neşrine dayanmaktadır. Krenkow’un mevcut üç nüshayı (Topkapı Sarayı Kütüphanesi, Kayseri Raşit Efendi Kütüphanesi ve Madrid yakınlarındaki Escurial Manastırı’nda bulunan nüshalar) kullanarak Haydarabad yayınını yaptığı belirtiliyor ama bu neşre ulaşamadığım için bunu  doğrulayacak  konumda  değilim.  En  tekmil  nüsha  olan  Topkapı Sarayı nüshasını güzel bir biçimde çevirdiğinden emin olduğumuz Şeşen’in yukarıdaki tercümesi daha güvenilir gelmektedir. Zira takip eden cümlenin işbu cümle ile anlam örüntüsüne sahip olabilmesi için, iki ayrı memleketten bahsedilmesi gerekmektedir. Tek bir yerden, Karluk memleketi yakınlarındaki bir vadiden bahsedildiğinde, burada “uzak ülkelerle ilgili bir  rivayet” sözkonusu olmaz. Burada çıkartabileceğimiz kesin hüküm haberlerin Karluklardan alındığıdır. Peçeneklerle bilgi kaynaklarımızın bir teması yoktur. Karluklar uzakta yaşayan birilerinden de bahsediyorlar ve bahis konusu olan  şey  yada  taşıdır.  Taş  iki  yerde vardır. Diğer yer uzaktadır, Peçenek ülkesindedir. Dolayısıyla takip eden cümleler Şeşen’in çevirisini haklı çıkartıyor. 


             Batı  Türkistan’ın  bin  yıl  önceki  tarihini  bile  çok  iyi  bilen  Bîrûnî kuşkusuz Peçeneklerin değişik dönemlerindeki yaşam alanlarını gayet iyi biliyordu. Örneğin Tahdîd Nihâyet’ül-Emâkin adlı eserinde Ceyhun nehrinin mecrasındaki değişmelerden bahsederken, “Bu sefer nehrin suları Harezm ile Cürcân arasındaki Mezdübest mecrasından sola, Peçenek arazisine doğru yöneldi” demektedir. Yani onun eserlerinde diğer yazarlardaki gibi bir zaman şaşması beklemek özellikle bu konuda doğru olmaz.  Peçeneklerin Doğu Avrupa’ya göçü 890 civarında olmuştu; Karluklar ise 750’ler civarında Moğol bozkırlarından Yedisu bölgesine gelmişler, kademeli olarak Turan ovasına ve Maveraünnehr’e doğru ilerlemişlerdir. Hatta bu esnada Peçeneklerle  savaştıkları da söylenir.


           Bu iki halkın arasının mağrib ile meşrık kadar uzak olduğu dönem bu aradaki 140 yıl içinde olmamalı. 8. yy’da ne Peçeneklerin bir siyasi oluşum olarak varlıklarına dair haberlerimiz var,  ne  de  Karluklar  henüz  coğrafi  tanımlamada  bir  nirengi noktası teşkil edecek şekilde yerleşmişlerdi. İlerleyen zaman içinde anlaşılan bu iki topluluğun arasındaki eski On-Ok boy kalıntıları Oğuzluğa evrilirken  batıya  doğru  uygun  adım  bir  kayma gerçekleşmişti. Peçenekler daha batıya, Yayık düzlüklerine doğru  itilmişler,  Oğuzlar  Seyhun  boylarını tutmuşlar, hemen doğularını ise kendilerini habire sıkıştıran Karluklara bırakmışlardı. Bu kez de Karluklar Peçeneklere nazaran çok fazla  ‘meşrık’ta değillerdi. Üstelik Bîrûnî’nin kitabının genel havası zaman konusundaki tereddüdümüzü kaldırıyor. Taşların madeni anlatılırken şimdiki zamandan bahsediliyor ve ancak Bîrûnî’nin zamanında Karluklar ile Peçeneklerin arası çok uzaktı. 

          Kitâb’ül-Nuhâb  yazarı yada taşının bulunduğu iki yeri Vâr bozkırı ve Karluk vadisi olarak veriyor. Vâr ismi Bîrûnî için çok sıradan, basit bir bilgidir ve hiçbir açıklama ihtiyacı duymuyor. Okuyucunun da öyle bildiğini düşünüyor olmalı. Takip eden cümlede Peçenek ülkesini Vâr bozkırı ile eşleştiriyor. Dolayısıyla buradaki  bahse  göre  anlam  bütünlüğünü  bozmayacak tek açıklama Vâr’ın Karadeniz kuzeyinde olmasıdır. 

            Bîrûnî doğmadan hemen önce, 10.  yy’ın tam ortasında yazan Bizans imparatoru Konstantinos Porphyrogenitus, Macarların aslını anlattığı 38. bölümün sonunda şöyle der: “O zamanlarda Türklerin yaşadığı Peçeneklerin memleketi, yerel nehirlere göre adlanır. Nehirler şunlardır: İlk nehir Varoukh adlananı, ikinci nehir Koubou adlananı, üçüncü nehir Troullos adlananı, dördüncü nehir Broutos adlananı, beşinci nehir Seretos adlananıdır.”  Bunlardan Sereth ve Prut hemen göze çarpıyor.  Koubou nehrinde Bug’u görmemiz gerekiyor, Troullos nehri Dnyester’in Türkçe ismi olan Turla’dan başka bir şey  değil.  Dolayısıyla  Dnyeper  için  ‘Varoukh’ ismi kalıyor. Bu isimlerin Peçeneklerce kullanıldığı doğru,  ancak  öncekileri  bu  kullanımdan mahrum etmek, yani Peçeneklerin gelir gelmez buradaki nehirlere kendilerinin isim verdiklerini düşünmek yerinde olmasa gerektir.

          Avrupa’ya geçen Hunların dilleriyle ilgili sağlam bir veriyi 6. yy tarihçisi  Jordanes’ten  alıyoruz.  Hunların  çağdaşı  olan  ve  Atilla’nın  sarayına elçi olarak giden Priscus’un kitabının bize ulaşmayan kimi bölümlerine onları alıntılayan Jordanes sayesinde sahibiz. Dolayısıyla onun Hunlar ve 5. yy’la ilgili haberlerinin gerçekçi ve sağlam olduğuna hükmediyoruz. Onun Gotların Savaşları (‘Bella Getica’) adlı kitabında Dnyeper nehrine Hunların ‘Vär’ adını verdikleri söylenir.11  Bu ise 400 sene sonra yazan Konstantinos’un haberiyle uyuşmaktadır. Yani Peçenekler Dnyeper için Hunların verdiği veya kullandığı ismi kullanıyorlardı. 


        Bîrûnî zamanındaki Peçenek ülkesi Dnyeper’in her iki tarafındaki düzlüklerde bulunduğuna göre, Bîrûnî’nin herkesçe bilindiği zannıyla naklettiği isim  ile  Jordanes  ve  Konstantinos’un  verdikleri  ismin  alakalı  ve aynı olması gerekmektedir. Bundan anlayacağımız şey, Hunların veya belki de  evvelki başka halkların verdiği ismin 11. yy’da da yaşadığı ve hem bölgedeki, hem de Orta Asya’daki Türklerce bilindiğidir. Bu nehrin üzerindeki  tarihi Kiev kentinin isminin Türkçe oluşuyla ilgili çalışmalar boşuna bir ilhama dayanmıyor.12 Zira  en  az  Hunlardan  başlayarak  Türkler  bu  bölgede  kesintisiz şekilde 18. yy sonuna kadar hâkim olmuşlardır. 


         Bu nehre son çağların Türkleri ‘Özü/Ozu’ diyorlardı ve bu isim Osmanlı döneminde de kullanılmıştır. Türkiye’de değişik bölgelerden akraba olmayan kimselerce benimsenmiş olan ‘Ozulu’ soyadı, taşıyıcılarının dedelerinin aslen Karadeniz’in kuzeyinden gelen muhacirler olduğunu göstermektedir. Osmanlı’da daha çok bu ırmağın ağzına inşa edilen ve aynı adı taşıyan kale öne çıkmıştır. Özü kalesi bu ırmak üzerinden gelip Karadeniz’e çıkan Kozaklara karşı kurulmuş veya tahkim edilmiştir.13  Bu ismin Anna Komnena’nın Alexiada’sı ile başlamak üzere 12. yy’dan itibaren kullanıldığı, dahası hayli yaygınlık kazandığı görülür ki,  14. yy başından coğrafyacı Ebu’l-Fida  Özü ismini açık şekilde kullanır.14  700 yılı civarında yazılan Ananias Širakac’i’ye ait  Ermeni Coğrafyası’nda da Tuna için verilen ‘Yozu’ isminin aslında  Dnyeper’in Türkçe ismi Özü’yü yansıttığı akla geliyor ama burada sonraki bir tensihte isim güncellemesi yapıldığı düşünülmüştür, zira aynı metinde henüz var olmaması gereken Rus kelimesi de geçmektedir.15Dolayısıyla, Peçeneklerin buraya ‘Varuk’ dediğine inanan Pritsak’a göre, Özü biçimi ancak Oğuz-Kuman dönemine (11. yy) gitmektedir.


        Bu isme Hazar kağanı Yusuf’un 960 yılı civarında Endülüs’e gönderdiği mektupta da rastlandığı düşünülmektedir. Mektubun elimizde iki  nüshası vardır. Kısa nüshada ‘Yuz-g’, uzun nüshada ‘Vag-z’ biçiminde geçer. Yug-z biçiminden  bir  tashih  ile  Dnyeper’in Türkçe ismi olan Ozu/Özü’ye (Özüğ?) ulaşılır.16


      Türklerce son bin yılda kullanılan bu isim Hunların verdiği isimle alakalı  görülmüştür.  Bu  alaka  Bulgar  Türkçesi  üzerinden  kurulmaktadır. Zira Bulgar-Çuvaş Türkçesinde baştaki yuvarlak ünlülerin önünde  v  türemesi vardır (on ~ van, üç ~ veç gibi) ve Ortak Türkçedeki kelime sonu z’nin yerini r  seslisi alır (kız ~ xır  gibi). Dolayısıyla  Var  ismi  Öz(ü)/Oz(u)  haline gelir (Bugün Çuvaşçada var  kelimesi ‘öz, kendi’ anlamına gelmektedir). Bundan hareketle kimi bilginlerce Hunların  Bulgar  türü  bir  Türkçe  konuştukları söylenmektedir.17


       Bu isme veya isimlere başka kaynaklarda rastlanmaz. Bundan Türklere has  bir  isim  olduğu  büyük  ihtimal  kazanıyor.  Bir  kıyas  ile  konuyu daha iyi anlayabiliriz. Bin yıldır bulunduğumuz Anadolu’daki büyük nehirlerden çok azının ismini değiştirmiş, Türkçeleştirmişiz. Bunların içinde de Murat ve Porsuk  nehirleri  ile  bir  nakilden  ibaret  olan  Seyhan  ve  Ceyhan nehirlerinin isimleri dışındakilerin tamamı  renklerle yapılan tavsiflerden ibaret: Kızılırmak, Gökırmak, Yeşilırmak, Karasu, Göksu. Geri kalan büyük ırmakların tamamı eski isimlerini koruyorlar: Fırat, Dicle, Sakarya, Gediz, Menderes, Çoruh, Aras… Anadolu örneğinde ırmaklara Türkçe isim koyma konusunda başarılı olmadığımız ortada, mevcut örnekler de birer betimlemeden ibaret. Hatta Porsuk ve Murat kelimelerini de birer betimleme, tanımlama çabası olarak görebiliriz. 


         İşin aslı ırmak isimleri başka yerlerde de kolay kolay değişmez  ve  genellikle ulaşamadığımız derinlikteki  bir  tarihte  verilen  adlarını korurlar.


          Ama bu durum değişik  toplulukların aynı ırmağa değişik isimler vermelerini  engellemez.  Bu  yüzden,  örneğin  Orta  Asya’daki  hemen  tüm  ırmakların Türkçe ve İranî dilde birer adı vardır. Hatta isimler rahatlıkla ikiden fazla olabilir. Eski Türklerin İnci ve Ögüz dedikleri Seyhun ve Ceyhun’a İranlıların Âmu Derya ve Sîri Derya demeleri, keza bunların kolu olan daha doğudaki veya yukarıdaki ırmakların ikişer adının olması18  bunu göstermektedir. Türklerin İdil dedikleri ırmağa yerli Fin asıllı halklar Volga demektedirler; etrafında Türklerden başka kalıcı olarak başka halkların yaşamadığı Yayık nehri ise Ruslarca sonradan, 2. Katerina’nın 1785’teki emriyle Ural olarak adlanmıştır.19


        Dolayısıyla, Türklerin eskiden beri veya hep boylarında yaşadıkları ırmakların Türkçe isimleri vardır.  Bu  isimler  bazen  anlamını  çözemediğimiz, ciddi ve köklü kelimelerdir. Bin yıl yaşadığımız ama nihayetinde sonradan geldiğimiz  bir  yer  olan  Anadolu’da  hemen  hiçbir  ırmağa  böyle  isimler veremezken, daha önceden yaşadığımız yerlerdeki ırmakların Türkçe  köklü isimlerinin bulunması, Türklerin de orada köklü ve eski olduklarının işaretçisi  olsa  gerektir.  İdil’den  doğuya  doğru  uzanan  bu  gerçekliğe Dnyeper ve hatta  Dnyester’in  katılmadığını  söyleyebilir  miyiz?  Bu  iki  nehir de açık Türkçe isimlere sahipler. Dnyeper’e ‘Özü’ diyen Türkler, yukarıda geçtiği gibi, Dnyester’e de ‘Turla’ derler. Çok daha batıdaki, yine Karadeniz’e dökülen Bug nehrine verdiğimiz ‘Aksu’  ismi belki  sonraki bir  tavsiftir ama bu iki büyük ırmağın Türkçe isimlerinin olması ilginçtir.20


        Türklerin buralarda da eski ve köklü olduklarını düşünmeli değil miyiz? Hun çağı bu bağlamda yeterince eski bir dönemi işaretlemektedir, fakat ırmak isimlerinin Hunlarca yerlilerden veya eskilerden alınması için ciddi sebepler vardı. En başta burada Gotlar ve onların egemenliğindeki yerlilerden oluşan yoğun bir nüfus vardı ve yeni gelen Hunlar hele de iki Got devleti arasında sınır teşkil eden Dnyeper nehrinin bir ismini onlardan duymuş olmalıydılar. Bölgedeki kısa süren ve hayli meşgul geçen egemenlikleri sırasında bu ırmağa kendi dillerinden bir ad vermeye fırsatlarının  olduğunu düşünmek,  mümkün  olmakla  birlikte  bayağı  zordur.  Hunlar  bu  ismi  başkalarından, evvelkilerden almış olabilirler mi? (Bu isim Gotça veya Alanca olsaydı,  kendisi  bir  Got-Alan  olan  Jordanes  kuşkusuz  bilecek  ve aktaracaktı). 


        Hunlardan önce Doğu Avrupa’da Türklerin yaşamasına ihtimal verilmediği için, eskiçağın yer adları dilimizle alakalı olarak incelenmemiştir. Bu halen büyük bir eksiklik ve giderilmesi gereken bir görev olarak karşımızda durmaktadır. Genç tarihçilerden Fatih  Şengül’ün  ümit  vadeden  çalışmaları bu alandaki boşluğu büyük ölçüde  dolduracağa  benzemektedir.  Ancak yapılması gereken iş bir veya birkaç  kişinin  mesaisini  çok  aşacak mahiyettedir. Biz Jordanes’ten bin yıl önceye uzanarak Herodotos’ta Var isminin bir izdüşümünün olabileceği kanaatine vardık ve bunu önceki bir makalemizde tek bir cümle içinde ima ettik.21 Herodotos Karadeniz’e dökülen ‘Oaros’ adındaki bir ırmaktan bahseder: “Maiotis’lerin topraklarını geçip PalusMaiotis  (Azak Denizi)  denilen göle dökülen dört büyük  ırmağın kaynakları oradadır  (bozkırın kuzey tarafında). Bunlar Lykos, Oaros, Tanais ve Syrgys ırmaklarıdır.”22 “Dareios bozkıra çıkınca kovalamayı durdurdu ordusunu Oaros üzerine yerleştirdi.”23


       Düşündürücü olan nokta yazarın bu ırmakla ilgili bilgiden emin olmadığı şeklindeki havadır. Zira bölgedeki ırmakları iyi bilir; başka yerlerde gayet emince bunların ismini sıralar ve sayı olarak Karadeniz’e  kuzeyden dökülen ırmakların sayısı kadar  sudan bahseder. Sadece iki defa geçen Oaros bir fazlalıktır. Karadeniz’in her tarafında Yunan yerleşimleri vardı ve ırmak isimlerini kendisinin oralardaki tecrübeli soydaşlarından öğrendiğini rahatlıkla düşünebiliriz. Oaros Yunanlıların kullandığı bir isim değildi. Öbür türlü sonradan başka eserlerde de karşımıza çıkması gerekirdi. Bunu anlaşılan Yunanlılardan değil, gördüğü ve görüştüğü Sakalardan öğrenmişti. Muhabbet edilen kimse ırmaktan kendi dilinde Oar/Var diye bahsederken, konuya fazla vakıf olmayan Herodotos’un tercümanının bunu aynen  aktardığını  varsayabiliriz.  Sonuçta  ortaya  Tarihler’deki düşündürücü tablo çıkıyor. Toplamda Karadeniz’e dökülenden daha fazla ırmaktan bahsediliyor. Oaros bunlardan birinin, muhtemelen de Dnyeper’in Sakalarca verilmiş adı olabilir.


       Etrafında farklı halkların yaşadığı tüm ırmaklar gibi Dnyeper’in de birkaç isminin olması doğal. İlk iki harfi muhtemelen Hint-Avrupa kökenli bir  cins  isim  olan  *Dan/Don  kelimesine giden Dnyeper (Donaper? Krş. Don, Dnyester < Donaister?, Duna/Danube,  bu  arada  Tuna  nehrinin  Yunanlıların kullandığı  ama  Yunanca  olmayan  eski  ismi  İster  idi),  Yunan  eserlerinde geçen ve bölgenin yerlilerinden alındığı açık olan Boristhenes ve Türklerin kullandığı isim olan Var. Dnyeper için  danu apara  ‘uzak ırmak’ şeklinde İranî bir köken önerilir.24 Bunun ne demek olduğu açık değildir. Boristhenes için de İranî bir kaynak aranır ve  vuristana  ‘geniş yer’ açıklaması yapılır. Berezina nehrinin ve Berezan oblastının adları buna bağlanır.25


        MÖ 5. yy’da Karadeniz’in kuzeyinde Türklerin ne aradığı sorusuna verilecek  en  kolay  cevap  Sakalar  üzerinden  olacaktır.  Orta  Asya’dan  gelip  o dönemde Karadeniz kuzeyini tamamen tutan Sakaların bu adlandırmanın müsebbibi oldukları kolaylıkla iddia edilebilir. Bütün kültürleriyle ve Hunlardan kat kat fazla olan dil delilleriyle Türklükle alakaları aşikâr olan Sakaların İranî bir kavim oldukları  tartışmasına burada girmeyeceğiz. Başka yerlerde yeterince değindik ve ilerleyen zamanlarda yeni çalışmalarımızı ortaya koyacağız. Yine de bunu söyleyenlere işi kökünden çözecek tek bir soru  sormak  hakkımız  var:  Aynı  daldan  kopan  Hint  (Sanskrit)  ve  İran (Avesta) dillerini konuşanlar o günlerde birbirini rahatlıkla anlayacak haldeyken,  hiçbir delili olmaksızın İranî bir dil konuştukları söylenen Sakaların Perslerce yabancı bir kavim olarak görülmeleri ve birbirlerini anlamamaları neyle izah edilebilir? 


        Fakat  Sakalara  ihtiyaç  bırakmayacak  ipuçları  bulmak  da  fazla  işten olmayabilir. Daha önceki çalışmalarımızda27 Türklerin İdil boylarında türediklerine, değilse bile bildiğimiz en eski yurtlarının bu bölge olduğuna dair kanaatlerimizi dile getirmiştik. Daha önceleri ifade ettiğimiz bu düşüncemizi, eskiçağın coğrafya ve tarih  kitaplarından yeni bulgularla daha da geliştirmek niyetindeyiz. Sonuç olarak Türkler çok büyük ihtimalle Dnyeper boylarında ortaya çıkmadılar; burası  Hint-Avrupalı  halkların  türeneği idi, ama çok erken bir tarihte bu bölgeye Türk yerleşimlerinin başladığını gösteren fazla miktarda ipucu bulunuyor. Bunları kısmen eski çalışmalarımızda yayınladık. Temel bazı yargılarda ayrı düşsek de, Fatih Şengül yazımını bitirdiği ve yakında yayınlanmasını umduğumuz kitabında bu konudaki bilgimize büyük ilavelerde bulunuyor. 


        Her geçen gün karşımıza yeni bir gerçek çıkıyor ve bunları başkaları gibi görmezden gelmeyerek çözme işini üstleniyoruz. Bu çözümler  bizi  zaman  alacağını  düşündüğümüz  toplu  bir  çalışmaya  doğru  sevk  ediyor. Bîrûnî’deki ‘Vâr’ ve Herodotos’taki ‘Oar’ kelimelerinin de bir  şekilde izahı lazımdı  ve  Jordanes’teki  kelime  ve  onu  tamamlayan  Konstantinos’taki isim üzerinden bunlar arasında bağ kurmakta bir zorluk ve sakınca olmadığını düşündük. Tarihin esas gizemleri belki de bildiğimizi zannettiğimiz kısımlarında gizli duruyor. 



1  Yada taşını Ekrem Ayan incelemiştir: Ekrem Ayan, “Türk Mitolojisinde Su Kültü

ve Yada Taşı”, Türkler, yay. K. Çiçek vd., III, Ankara, 2002, s.622-629.

2  Ünlü âlim ve feylesof Râzî için bkz. Mahmut Kaya, “Râzî, Ebû Bekir”, Diyanet

İslam Ansiklopedisi, cilt 34, İstanbul, 2007, s.479-485.

3İslamabad neşrinde ‘yokuş’ yerine ‘vadi’ kelimesi geçer.

4 Ramazan Şeşen, İslam Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri, 2. baskı, Ankara, 1998, s.199; Al-Beruni, The Book Most Comprehensive in Knowledge on Precious Stones, tr. H. Mohammad Said, İslamabad, 1989, s.188.

5 Şeşen,  İslam Coğrafyacıları, s.197; Akdes N. Kurat,  Peçenek Tarihi,  İstanbul,

1937, s.32.

6  Kurat, Peçenek Tarihi, s.40-42.

7 Hüseyin Salman, “Karluklar”, Türkler, yay. K. Çiçek vd., II, Ankara, 2002, s.422. Bu hüküm Mesûdî’deki tarihi belirsiz bir habere dayanır ama bundan başka bir tarih oturtma imkânı da bulunmuyor.

8 Gerçi Kültigin yazıtında Peçeneklerin özü olan oluşumdan bahsedilir. Demirkapı seferinde Kara Türgişler yenilip batıya doğru çekilirler ve Kengeres ülkesine doğru giderler (Muharrem Ergin, Orhun Abideleri, 7. Baskı, İstanbul, 1980, s.27, 73). Bu, sekiz boylu Peçenek birliğinin en asil (bundan kurucu olduklarını anlamalıyız) kısmı olarak tarif edilen üç boylu Kangar topluluğunu (Kurat, Peçenek Tarihi, s.32-33, 71) anlamalıyız (bu teklif ilk Marquart’a aittir. Kurat bunun çok fazla desteklenmediğini

belirtir ama benzerliğe kendisi bir açıklama getirmez: a.g.e., s.59).

9  Constantine Porphyrogenitus, De Administrando Imperio, yay. Gy. Moravcsik - R.

J. H. Jenkins, Washington, 1967, s.175.

10  Constantine Porphyrogenitus, De Administrando Imperio. II: Commentary, ed. F.

Dvornik - R. J. H. Jenkins - B. Lewis - Gy. Moravcsik - D. Obolensky - S.

Runciman, London, 1962, s.148 (Moravcsik tarafından); Omeljan Pritsak, “Ein

hunnisches Wort”, Zeitschrift der deutschen Morgenlandischen Gesselschaft, 104/1

(1954), s.124-135, s.125.

11  Jordanes,  The Gothic History of Jordanes, yay. C. C. Mierow, London, 1915,

s.128. Bu şekilde yazımı Pritsak’tan alıyoruz: “The Hunnic Language of the Atilla

Clan”, Harvard Ukrainian Studies, VI/4 (1982), s.429. Pritsak bu ayrıntılı makalesinde Batı Hunlarından kalan kelimeler arasında, başka vesilelerle zikretmesine

rağmen, bu kelimeyi incelemez. Belki 1954 yılında bu kelimeye tek bir makale ayırdığı içindir (“Ein hunnisches Wort”). Bu makalesinde r’leşme hadisesini inandığı

şekliyle verir ama Hun dilinin bir özelliği olarak bunu vurgulamaz. Daha sonraki bir

çalışmasında ise bu kelimeyi Hunların lehçe özelliklerini belirlemede dayanak olarak kullanır ve onların Bulgar türü bir lehçede konuştuklarını söyler: “Türk-Slav

Ortak Yaşamı. Güneydoğu Avrupa’nın Türk Göçebeleri”,  Türkler, yay. K. Çiçek

vd., III, Ankara, 2002, s.509. Önceki makalesinde ise Huncanın böyle görünümüyle

ilgili bir teşhisi yoktur.

12  Bu konudaki çalışmalar bir külliyat oluşturmuştur ama temel eser hala

Brutzkus’un Türkçeye de çevrilen ünlü makalesi olarak durmaktadır: J. Brutzkus,

“The Khazar Origin of Ancient Kiev”,  Slavonic and East European Review, III/1

(1944), s.108-124..

13  Temel Öztürk, “Özü” maddesi, Diyanet İslam Ansiklopedisi, cilt 34, İstanbul,

2007, s.133.

14  Pritsak, “Ein hunnisches Wort”, s.126-129.

15 Pritsak, “Ein hunnisches Wort”, s.130.

16 Pavel K. Kokovtsov, Yevreysko-Xazarskaya Perepiska v X Veke, Leningrad, 1932, s.82-83; kelimenin incelemesini Pritsak ve Golden yapmışlardır: Pritsak, “Ein

hunnisches Wort”, s.129-131; Peter B. Golden, Hazar Çalışmaları, çev. E. Ç. Mızrak,  İstanbul, 2006, s.288-289. Öküz kelimesi iddia edildiği gibi Eski Türkçede

‘ırmak’ anlamına geliyorsa (Gerard Clauson,  An Etymological Dictionary of PreThirteenth Century Turkish, Oxford, 1972, s.120), burada da onun bir söylenişini

düşünmek olabilir. Lakin bunun cins değil, özel isim olması lazım gelir. Aynı ismin

burada kullanılması, Seyhan ve Ceyhan isimlerinin gösterdiği gibi mümkün olmakla birlikte, işbu çifte nehir isminin nakline benzer bir durum Dnyeper için cari değildir.

Sonuçta Özü ismi daha muhtemel gözüküyor.

17  Bkz. 9. dipyazı.

18  V. V. Barthold,  Moğol  İstilasına Kadar Türkistan, haz. H. D. Yıldız, Ankara,

1990, s.72.

19  V. A. Nikonov, Kratkiy Toponimiçeskiy Slovar’, Moskva, 1966, s.438.   Dnyeper Nehri ve İzahı Gereken 2500 Yıl

20  Bu bağlamda görünürde sadece Don nehrinin arada kalması düşündürücü.

Karpatlardan İdil’e kadarki tüm ırmakların Türkçe adları bulunurken, doğuda bulunan Don nehrinin Türkçe isminin bulunmaması bir çelişki olarak duruyor. Bu yaygın

ve akış  hızı düşük  ırmağın kışın çabuk donduğunu biliyoruz. Göçebelerin batıya

doğru ilerleyişleri de hep bu donlar sayesinde olmuştur. Bunu ispatlamak mümkün

değil ama muhtemel bir Türkçe isim farazi bir İranî isimden yeğdir.

21  Bkz. Osman Karatay, “Karadeniz İsmi: Hazar ve Bulgar Boyutundan Bir Bakış”,

Karadeniz – Black Sea – Черное Море, Sayı 2 (2009), s.54-75.  Osman Karatay

22  Herodotos,  Herodot Tarihi, çev. M. Ökmen, 3. Baskı,  İstanbul, 1991, IV-123,

s.225.

23  Herodot, Herodot Tarihi, IV-124, s.225.

24  Nikonov, Kratkiy Toponimiçeskiy Slovar’, s.124.

25  Nikonov, Kratkiy Toponimiçeskiy Slovar’, s.124.                                              

26  Bildiğimiz en eski  İranî dilden (Avesta) bir ilahi, Sanskritçeye şöyle çevrilmiştir

(J. P. Mallory, Hint-Avrupalıların İzinde, çev. M. Günay, Ankara, 2002, s.45):

təm amavantəm yazatəm  tam amavantam yajatam surəm damohu səvistəm  suram dhamasu savistham Sakaların son dönemine denk gelen bu eserde iki ayrı dil değil, aynı dilin küçük farklılıklar gösteren lehçeleri sözkonusu gibidir. Hintlilerle  İranîlerin ataları bu  şekilde yakın konuşurken, Sakaların eğer İranî asıllı iseler dilce ayrı olmaları ve Persleri anlamamaları nasıl izah edilebilir?

27  Özl. Bkz. Karatay, “Some Views on Looking for a New Home for Ancestors of  Turks and Magyars in the middle East”, Journal of Eurasian Studies, 3 (TemmuzEylül 2009), s.66-67.



KAYNAKLAR

AL-BERUNİ, The Book Most Comprehensive in Knowledge on Precious Stones, tr.

H. Mohammad Said, İslamabad, 1989.

AYAN, Ekrem, “Türk Mitolojisinde Su Kültü ve Yada Taşı”, Türkler, yay. K. Çiçek

vd., III, Ankara, 2002, s.622-629.

BARTHOLD, V. V.,  Moğol  İstilasına Kadar Türkistan,  haz.  H.  D.  Yıldız,  Ankara,

1990.

BRUTZKUS, J., “The Khazar Origin of Ancient Kiev”, Slavonic and East European

Review, III/1 (1944), s.108-124.

CLAUSON, Gerard, An Etymological Dictionary of Pre-Thirteenth Century Turkish,

Oxford, 1972.

CONSTANTINE PORPHYROGENITUS,  De Administrando Imperio. II:

Commentary, ed. F. Dvornik  - R.  J. H.  Jenkins  - B. Lewis  - Gy. Moravcsik - D.

Obolensky - S. Runciman, London, 1962.

-----,  De Administrando Imperio,  yay.  Gy.  Moravcsik  -  R.  J.  H.  Jenkins,

Washington, 1967.

ERGİN, Muharrem, Orhun Abideleri, 7. Baskı, İstanbul, 1980.

GOLDEN, Peter B., Hazar Çalışmaları, çev. E. Ç. Mızrak, İstanbul, 2006.

HERODOTOS, Herodot Tarihi, çev. M. Ökmen, 3. Baskı, İstanbul, 1991.

JORDANES, The Gothic History of Jordanes, yay. C. C. Mierow, London, 1915.

KARATAY, Osman, “Karadeniz İsmi: Hazar ve Bulgar Boyutundan Bir  Bakış”,

Karadeniz – Black Sea – Черное Море, Sayı 2 (2009), s.54-75.

-----, “Some Views on Looking for  a New Home for Ancestors of Turks and

Magyars  in  the middle East”, Journal of Eurasian Studies, 3 (Temmuz-Eylül

2009), s.50-73.

KAYA, Mahmut, “Râzî, Ebû Bekir”, Diyanet  İslam Ansiklopedisi, cilt 34, İstanbul,

2007, s.479-485.

KOKOVTSOV, P. K., Yevreysko-Xazarskaya Perepiska v X Veke, Leningrad, 1932.

KURAT, Akdes N., Peçenek Tarihi, İstanbul, 1937.

MALLORY, J. P., Hint-Avrupalıların İzinde, çev. M. Günay, Ankara, 2002.

NIKONOV, V. A., Kratkiy Toponimiçeskiy Slovar’, Moskva, 1966.

ÖZTÜRK, Temel, “Özü” maddesi,  Diyanet  İslam Ansiklopedisi,  cilt  34,  İstanbul,

2007, s.133.

PRITSAK,  Omeljan,  “Ein  hunnisches  Wort”,  Zeitschrift der deutschen

Morgenlandischen Gesselschaft, 104/1 (1954), s.124-135.

-----, “The Hunnic Language of the Atilla Clan”, Harvard Ukrainian Studies, VI/4

(1982), s.428-476.

-----, “Türk-Slav Ortak Yaşamı. Güneydoğu Avrupa’nın Türk Göçebeleri”,  Türkler, yay. K. Çiçek vd., III, Ankara, 2002, s.509-521.

SALMAN, Hüseyin, “Karluklar”, Türkler, yay. K. Çiçek vd., II, Ankara, 2002, s.421-

424.

ŞEŞEN, Ramazan İslam Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri, 2. baskı,

Ankara, 1998.
Dnyeper Nehrinin Türkçe'deki Adı ve İzahı Gereken 2500 Yıl Reviewed by Türk Asya on Perşembe, Mart 27, 2014 Rating: 5

Hiç yorum yok:

Türk Asya - Asian Turkish, Тюрки России © 2014|Bazı Hakları Saklıdır.
>5846 Numaralı Kanun Gereği Gizlilik ve Kullanım Şartlarını Okuyunuz.|Künye

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Blogger tarafından desteklenmektedir.