EYALETTEN VİLAYETE GEÇİŞ, ÇÖZÜLME DEĞİL KURTARMA MODELİYDİ



      Gündemi belirleme konusunda mahir kimseler, kafalarındaki planları tarihe bağlama konusunda da aynı yeteneğe sahipler.Yancıları da, efendileri tarih ile ilgili tezlerini ortaya attıktan sonra, köşelerini efendilerinin isteği doğrusunda pazarlama konusunda aynı mahirliği gösteriyorlar. Söz açılıma mı geldi, hemen Erzurum Kongresi’nden ya da Kurucu Meclis’ten bir parça bulup üzerine uzun uzun makaleler döşüyorlar. İtibarını düşürmek için çırpındıkları Atatürk’ün, Kürtler hakkında müspet bir sözünü bulur bulmaz köşelerine taşıyorlar. Yani kafalarındaki “diktatör Atatürk” bir anda sürece uyumlu bir figür haline geliyor. Bunun adı da tarihçilik oluyor…

     Geçiniz…

       Başbakan Erdoğan, geçtiğimiz günlerde katıldığı bir televizyon programında, Osmanlı’da da eyalet sistemi olduğunu, Kürdistan, Lazistan adlı eyaletlerin bulunduğunu ve bunun günümüzde de uygulanabileceğini mealen söyledi. Televizyonda Başbakan’ı dinleyenler ve tarih konusundaki tek ihtisası çarşamba akşamı Muhteşem Yüzyıl izlemek olanlar bu sözlere hemen inanabilirler. Fakat biz inanmıyoruz ve neden inanmadığımız da açıktır.

         Evet, Osmanlı Devleti uzun bir dönem eyalet sistemi ile yönetilmiştir. Bu tarihi bir hakikattir fakat Osmanlı ebet müddet eyalet sistemi ile yönetilmiş bir devlet değildir. Kurulduğunda sancak sistemi esasına göre kurulmuştur. Genişledikçe beylerbeyi sitemini ilerledikçe de eyalet sistemini benimsemiştir. Eyaletlerde başıbozuklukların artması, isyanların çoğalması üzerine derhal vilayet sistemine geçmiştir. Bu durum çözülmenin başlangıcı değil, yok olmamak konusunda atılmış adımların başlangıcıdır.

      Gerçi eyalet sisteminde de, belli başlıları hariç, merkezden atanan eyalet valileri yönetimi ele alıyorlardı fakat bir süre sonra eyalet valilerinin kendilerini adeta padişah gibi gördüklerini okuruz. Osmanlı Devleti, bazı eyaletlerde görevi mahalli guruplara, vakıflara yahut cemaatlere bırakıyordu. İlber Ortaylı, “Tanzimat Devrinde Osmanlı Mahalli İdareleri” adlı kitabında bu durumu şöyle açıklıyordu:
“19. yüzyıla kadar imparatorluk yönetiminin bazı hizmetleri mahalli gruplara, dini cemaatlere, vakıflara bıraktığını biliyoruz. Tanzimatçılar bu gibi hizmetleri de olabildiğince merkezi hükümet örgütünün işlevleri içine aldılar. Güçsüz değil, güçlü bir merkezi yönetim kurmayı amaçlıyorlardı. Örneğin bazı yol geçitlerinin korunması, avarız vergilerinden muafiyet karşılığında derbentçi denen köylere bırakılmışken;  Tanzimat’tan sonra bu görev onlardan alınmış, hükümet kolluk kuvvetlerinin sorumlularına verilmişti.”

         Bu adımları merkez tarafından atanan muhassılların kurdurduğu ve muhassıllık meclisleri adı verilen kurum izleyecekti. Bu adımın kısmen başarısızlık ile sonuçlanması üzerine bir ara eski düzene geri dönme yoluna gidildi. Muhassıllık Meclisleri’nin her yerde kurulamamış olması ve eyaletlerden vergilerin zamanında gelmeyişi üzerine 1841 yılında muhassıllık görevlerinin kaldırılmasına neden oldu ve valilere eski sorumlulukları iade edildi. Burada önemli olan husus, muhassıllık görevinin kaldırılmış olmasına rağmen idare meclislerinin kaldırılmamış olmasıdır. Sultan Abdülmecid’in ilan ettirdiği talimname ile merkezin atadığı bürokratların da eklendiği meclislerin toplanmasına devam
edildi. Ayrıca yine merkez tarafından seçilen heyetler tarafından bu meclisler ve çalışmaları denetlenmiştir.

         1856 Islahat Fermanı’nın bir maddesi, idari meclislerde gayrimüslim Osmanlı vatandaşlarının da bulunabileceğini içeriyordu. Eyalet sistemi hâlâ yürürlükteydi üstelik merkezden atanan eyalet görevlisinin dışında bir de yörenin halkından isimler de seçilecekti.

       Cebel-i Lübnan’da 1845 yılında çıkan kargaşa sonrası ortaya konulan iki başlı yönetim sistemi işe yaramamıştı. Dürziler ve Maruniler arasında çıkan bu iç çatışmayı fırsat bilen İngiltere ve Fransa, Osmanlı’nın iç işlerine müdahale etmekten çekinmediler. Bunun üzerine Osmanlı ve büyük Avrupa devletlerinden oluşan bir komisyon, 1861’de bir “Lübnan Nizamnamesi” hazırladı. Bu nizamnameye göre her inanışı temsilen yörenin halkından birer vekil seçilecek ve başlarına merkezden atanan bir Hıristiyan mutasarrıf getirilecekti. Ayrıca Lübnan kazalara ayrılacak ve her kaza, atananların dışında yerli halk tarafından da korunacaktı.

       Bu durum bir çeşit özerklikti ve her kargaşada bu yöntemin seçilmesi durumunda Osmanlı’nın topraklarını savaşmadan kaybedeceği de açıktı.

        Bu kargaşanın diğer bölgelere de sirayet edebileceğini düşünen devrin padişahı Sultan Abdülaziz, 7 Kasım 1864’de otoritenin tesisi adına “Teşkil-i Vilayet Nizamnamesi”ni yürürlüğe koydu. İlk önemli denemesi Midhat Paşa’nın valiliği ile Tuna vilayetinde uygulanan bu sistem zamanla tüm Osmanlı ülkesinde uygulandı.

        Başarı sağlanması üzerine Erzurum gibi yerler vilayetleştirildi. Devlet yayınladığı tebliğlerle bürokrasinin her bölümünün artık merkeze bağlanacağını, böylelikle yürütme gücünün hızlandırılacağını duyurdu. Bununla birlikte il genel meclislerinin seçimi yine halka bırakıldı. Osmanlı’nın kuruluş yıllarındaki sancak sistemi, vilayet sisteminin alt kolu olarak hiyerarşideki yerini aldı. Örneğin nizamname sonucu kurulan Trabzon’un, Canik, Lazistan ve Gümüşhane sancakları oluşmuştu.
       
        Bunu güçlendirecek olan “İdare-i Umumiye-yi Vilayet Nizamnamesi” de 1871’de ilan edildi. Bunun demokrasi tarihine göre olumlu sayılabilecek bir sonucu da nizamnameler sonucu oluşan vilayet meclislerinin, Meşrutiyetin ilanına müteakip kurulan Meclis-i Mebusan’da yer almalarıydı. Yani kısmi olsa da mebuslar seçim yoluyla vilayetlerini temsil etmişlerdi.

        İlk meclisin hazırladığı kanunlar arasında “Dersaadet ve Vilayet Belediye Kanunu” da vardı. İlber Ortaylı’ya göre, bu kanun bekleneni verememiş, belediyelerin güçlendirilmesi amaçlansa da bu amaca ulaşılamamıştır.

        1871’de merkeziyetçi bir sistem güçlendirilmesine rağmen, Hicaz, Yemen, Lübnan, Girit ve Mısır gibi bölgeler, eski haklarını korumaya devam etmişlerdir. Bu ayrıcalıklara rağmen başta Giritliler olmak üzere, eski statüsünü sürdüren bölgelerde isyan hareketlerinin daha yoğun yaşandığı görülüyor. Girit’te çıkan isyan sonrası adanın özerkleştirilmesi, ileride görülecek kopuşun hızlandırılmasından başka bir şey değildi.

        Görüyoruz ki, özerk yapısı korunan bölgeler hiçbir zaman merkeze daimi bir bağlılık göstermemiş ve lehine çıkan fırsatları yapısına da güvenerek değerlendirip bağımsızlık ve
ayrılıkçılık hareketlerine girişmiştir. Tuna’nın vilayet idaresi ile yönetilmesi orayı merkeze bağlı hale getirmiş ama taviz sonucu orada özerk bir prensliğin kurulması bağımsızlık yolunda eline koz verilmiştir. Eyaletin özerkliği, özerkliğin de ayrı devleti oluşturacağını idrak etmek için belki de bu kadar gerilere gitmeye bile gerek yoktur. Son otuz yıldaki Çekoslovakya ve Yugoslavya örneklerine bakıp, dağılma raddesindeki Belçika’yı bile doğru dürüst okuyabilsek büyümeden eyalet sistemine geçmenin bölünme ile eşdeğer olduğunu anlayabilirdik.

Kaynak: Altay Dergi / Kağan BAHADIR
EYALETTEN VİLAYETE GEÇİŞ, ÇÖZÜLME DEĞİL KURTARMA MODELİYDİ Reviewed by Türk Asya on Cumartesi, Şubat 08, 2014 Rating: 5

Hiç yorum yok:

Türk Asya - Asian Turkish, Тюрки России © 2014|Bazı Hakları Saklıdır.
>5846 Numaralı Kanun Gereği Gizlilik ve Kullanım Şartlarını Okuyunuz.|Künye

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Blogger tarafından desteklenmektedir.